Özlem Tutkak
31 Ağustos 2008
Yıllarca içimde saklı tuttuğum çocuk, artık özgürsün, tut elimden, senin gözlerinle göster bana hayatı...
Sabah saat sekiz buçuk, Fethiye civarında bir köyde tenimizi yakan güneşe inat buz gibi akan bir çayın kıyısında toplanmış yaklaşık 200 kişilik bir grubuz. Pek çoğumuz birbirimizin dilini bile bilmiyoruz. Dünyanın dört köşesinden kalkıp tatil için buraya gelmiş her yaştan, her milletten kalabalık bir topluluğuz işte. Rehberlerimiz kalabalığa az sonra başlayacak olan jeep safari ile ilgili Türkçe ve İngilizce bilgiler vermeye başlıyor.
Bu arada bir köşede su tabancaları satılıyor, tam da çocuklara cazip gelecek şekilde turuncu, yeşil, mor renklerde plastik oyuncaklar, bazıları hazırlıklı gelmiş, ellerinde pet şişeler, kapakları çivilerle delinmiş, bir kısmında plastik kovalar var, herkes buz gibi akan çaydan cephaneliğini dolduruyor, gözümü onlardan ayırıp rehberi dinlemeye çalışıyorum.
Safarinin kuralları çok basit, yaklaşık yirmişer kişilik gruplar olarak jeeplere bineceğiz, yol boyunca herkes birbirini ıslatacak, bu su savaşı yalnızca jeeplerdekilerle de sınırlı kalmıyor, yöre halkı bu eğlenceli oyuna sonuna kadar katılıyor, köylerden geçerken dikkatli olmamızı tavsiye ediyorlar.
Rehberlerimiz açıklamalarının sonunda son uyarılarını da yapıyorlar. “Oyuna katılmayacak olan, ıslatılmayı kişisel olarak algılayabilecek, konumuna, yaşına yakıştıramayacak olanlarınız var ise, sizin için bizi arkadan takip edecek otobüslerimiz de hazır. İsterseniz tüm gün kupkuru gezebilirsiniz!” İnsanlar bu son açıklamaya kahkahalarla gülüyorlar, biraz gururdan, biraz da başımıza ne gelebileceğini tam olarak tahmin edemediğimizden, hiçbirimiz otobüsü tercih etmiyoruz.
Rehberlerin çalan düdüğüyle birlikte, çılgınlık başlıyor, herkes jeeplere koşuyor, bir yandan da sağındaki solundaki düşmanlarını(!) ıslatıyor tabii. Her yerden sular yağıyor, daha ilk dakikada sırılsıklam oluyorum, evet, yılın en sıcak günlerindeyiz ve su ferahlatır ama bu biraz garip bir yöntem işte, şaşkınım. İsa misali, hiç kimseye karşı koymuyorum, gelen geçen kafamdan sular boşaltıyor, ben kimseye dokunmuyorum.
Yakapark Milli Parkına gelinceye kadar yaklaşık 2 saat boyunca gülsem mi ağlasam mı bilemeden, ne olup bittiğini anlamadan, ama bir an önce bitmesini dileyerek sırılsıklam yol alıyorum rüzgâra karşı. Bu arada köylü teyzeler yollara çıkıp hortumlar ve kahkahalar eşliğinde suya tutuyorlar bizi, iri yarı gençler buz gibi kaynak sularıyla dolu kazanları üzerimize boca ediyorlar saklandıkları çalıklıkların arkasından birdenbire fırlayıp.
Bütün bu karmaşada insanları gözlüyorum. 70 yaşında bir İtalyan çığlık çığlığa kahkahalarla, üç beş gence karşı yiğitçe savaşıyor, bizim ekibimizde 14 yaşında bir İngiliz var, suratı bir karış asılmış, annesine söyleniyor, ne çocukça işler, saçmalık bu diye. İçimden “karakterler” diye düşünüyorum, bir dost/ebedi çocuk yaşı kaç olursa olsun, sonuna kadar eğlencenin tadını çıkarabiliyor işte. Kendisine su sıkan düşmanını bir türlü ıslatamayıp hırs yapan rekabet düşkünü amazon/savaşçılar bir kez daha ürkütüyor beni.
Saklıkent kanyonuna ulaştığımızda, bunları düşünüyorken yakalıyorum kendimi. Olayın içinde değilim, sadece izleyip düşünüyorum. Saatlerdir sırılsıklam geziyorum ama hiç keyifli değilim. İşte o an, içimdeki diğer tüm düşünceleri susturup “Şimdi ve burada”yı duymayı seçiyorum.
Gözlem yapmayı bırakıyorum. Kendiliğinden hareketlerim hızlanıyor, bir yerlerden birkaç şişe buluyorum, yaşasın su savaşları!
Sonunda, çocukluğumda bile olamadığım kadar şen, oradan oraya koşturarak sulu bir oyun oynuyorum bir sürü yeni oyun arkadaşımla. Gülmekten mideme kramplar giriyor, içimi donduran sulara bata çıka kanyonu geçiyorum, sabah anlamaz gözlerle seyrettiğim insanlarla bir olup şarkılar söyleyerek kayalara tırmanıyorum, Patara’da çamurdan bir Cleopatra’ya dönüşüyorum, elimde kraliçe asam ve başımda yapraklardan yapılmış tacımla poz veriyorum kameralara.
O An gülmekten, mutluluktan, huzurdan başka bir şey yok. Akşam olunca, yorgun ama keyifle ayrılıyor grup birbirinden. Ertesi sabah uyandığımda boğazımda bir yumru, yutkunamıyorum, ama her canım acıdığında yüzüme bir gülümseme yayılıyor.
Bu acı, sonunda kalıplarımı kırdığımı, uzun yıllar sonra ilk kez yepyeni bir şey denediğimi hatırlatıyor bana.
Yıllarca içimde saklı tuttuğum çocuk, artık özgürsün, tut elimden, senin gözlerinle göster bana hayatı, artık yaşam kocaman bir oyun parkı, benimle oynar mısın?