Selen Servi
08 Şubat 2008
Gece örter ya karmaşayı, pisliği. O yüzden güzeldir ya İstanbul şehri geceleyin.
Şimdilerde Devlet Operasının sahnelediği, Puccini’nin La Rondine adlı eserinde geçiyor benzer bir ifade, ''Geceden kalanları aydınlatan şafak vaktiyim,”...
İçime işledi bu cümle.
Düşündüm…
Gece örter ya karmaşayı, pisliği… O yüzden güzeldir ya İstanbul şehri geceleyin.
Ay bir başka parıldar Hisar’dan boğaza vururken şavkını. Gündüz pisliklerini görüp burun kıvırdığımız sular, gece düşlerimizi yazdığımız sayfalar olur.
Bu yüzden severiz geceyi, bu yüzden severiz gecedeki bizi.
Bizdeki geceyi…
İçimizdeki karanlık kolaylaştırır hayatımızı.
Karadır güneşe çıkmasında korktuğumuz zaaflarımız, korkularımız, sırlarımız…
Eğer vakitsiz doğarsa güneş, ya da biri puslu fenerini gözbebeklerimizden içimize doğrultursa vay halimize! Can acır!
Acıyı yaşamaya hazır değilsek…
Yine de ilk iş sarılırız ne kadar silah varsa hazırda.
Koyuluruz bir bir kesmeye uzanan elleri.
Karanlık daha da büyür içimizde. Üstelik hiç yoktan kana bulanmıştır elimiz.
Suçluluk da eklenir geceye. Çekilmez olur hayat.
Çekemeyiz kendimizi.
Temize çıkmak güçleşir gitgide.
Bu kez gündüzden çıkarmak isteriz acısını.
Gözlerimizi kapatırız gündüzü gece yapabilirmiş gibi.
Kapanan gözler olanı değiştirebilirmiş gibi.
Ama bir de hazırsak acıdan geçmeye...
Hazine kutusunun kapağıdır araladığımız.
Tozumuz toprağımız kalkar üstümüzden.
Yine can yanar. Ama bu kez akan bizim kanımız.
Tanıdık, bildik, içten…
Sağalttıkça temizlenir akış.
Bu kez gündüzü de sevmeye başlarız.
Kir, pas ne varsa sökülmeye başlar.
Cesaretin gerek o zaman.
Ve sükûnetin
Ve sabrın
Ve tevekkülün
Ve sevgin…
Şafak vakti!
Hepimize tez gelesin…