“Artık Hayır Diyebiliyorum” -Yiğit Özşener-

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Şeytan tüyü var Yiğit Özşener’de. Beraber biraz vakit geçirip de ona kapılmamak mümkün değil. Konuşurken yerinde duramayan, insanın gözünün içine bakan, hep gülen bir adam o. Bir de çok iyi bir oyuncu. Kaybedenler Kulübü ve Aşk Tesadüfleri Sever’in ardından, Çağan Irmak’ın yeni filmi Dedemin İnsanları’yla bir iz daha bırakıyor.

25 Kasım’da vizyona girecek film, mübadeleyle gelmiş bir ailenin hikâyesi. Yönetmen Çağan Irmak’ın hayatından gerçek bir kesit. Yiğit Özşener filmde Irmak’ın babasını canlandırıyor, Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim’i. Özşener’in ifadesiyle; “Çok dürüst, işini ciddiye alan, sorumluluk duygusu yüksek, ailesine âşık ama bir yandan da aykırı bir adam.”

Bir Ege kasabasında geçiyor hikâye. Göçle, darbeyle, sistemin işleyişinin değişmesiyle beraber on yaşında bir çocukla dedesinin gözünden hayata bakıyor. Yaşam değişiyor, mücadelenin içeriği değişiyor; Baba İbrahim’in vasıfları geçer akçe olmamaya başlıyor, “ötekileşmek” tam karşılığını buluyor. “Böyle anlatıyorum diye depresif, gözyaşından delireceğimiz bir film zannetmesin kimse. Çok da eğlenceli bir film” diyor Yiğit Özşener. Çağan Irmak’ın, senaryoyu verirken “Ben bunu çok ciddiye alırsam çekemem, Yiğit” dediğini anlatıyor.

Nitekim her şey tıkır tıkır ilerlemiş, hiçbir gerginlik yaşanmadan ya da sabahlamadan filmi çekmişler. Şimdi heyecan içinde, izleyeceği anı bekliyor.

En son bir buçuk yıl önce röportaj yapmışım sizinle. O zamandan bu yana neler değişti hayatınızda?

Görüştüğümüzde Ezel’i yapıyordum. Başarılı bir iş olarak tamamladık, bana da çok katkısı oldu. Sanki artık biraz daha sağlam basıyorum yere. Son iki yıl özellikle bana bunu düşündürüyor. Sinema açısından da çok verimli gitti. Arada bir tiyatro projesi de yaptım. Bizim piyasada oyuncular diziden diziye hareket eder ya, farklı şeyler yaptıkça ben daha bir oyuncu gibi hissediyorum kendimi. Öyle yaşamak hoşuma gidiyor.

Kariyer dışında baktığımızda, hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz şu anda?

Bunu ben iki açıdan söyleyeceğim. Bir; bu işi yapmakla beraber gelen bir şöhret durumu var. Bunun eleştirilecek bir tarafı yok. “Ay keşke olmasa da ben hâlâ eski özgürlüğümde devam etsem ama yine bu işi yapsam.” Böyle bir şey olmaz, ben buna inanmıyorum. Göz önündeysen, insanlar seyretsin diye bir şey yapıyorsan, onlar da gelir üstüne üstüne. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Tabii bir yandan insanın kendine ait de bir hayatı olması gerekiyor ama popüler işler yaptıkça şöhret büyüyor. O bazen kısıtlayıcı olabiliyor. N’apalım, işin cilvesi.

Ne şekilde kısıtlanıyorsunuz?

Allah’tan benim durumum çok can sıkıcı değil. Genelde belli bir üslupla yaklaşıyorlar bana. Kafamdan, kolumdan, bacağımdan çekiştirenler olmuyor. Bir de şu var; kendi hayatımda hâlâ ortalıktayım. Belki de öyle olduğu için insanlar bu şekilde yaklaşıyor. Bu da hoşuma gidiyor.

Şöhret iyi bir şey mi?

İyi bir şey. Daha doğrusu iyi bir şey yapmanı sağlıyorsa, şöhret güzel. Şöhretli olduğun için bazı şeyler kolaylaşıyor. Başkaları için de kolaylaştırmaya başlıyorsan, bence bu iyi. Atıyorum sırf şöhretsin diye daha iyi bir proje gelecekse; bu sinema da olur başka bir şey de, hiç fark etmez, bu iyi bir şey. Birilerinin bambaşka bir projesine bambaşka bir şekilde dâhil olmak olur, fayda üretmek olur, o zaman yüz bin kat daha şöhretli olayım. Şöhreti kötüleyecek değilim.

İyi oyuncu olmanın yanı sıra popüler olmak da dizilerde talep edilmeyi sağlıyor mu?

Sağlıyor. Eskiden daha fazlaydı ama. Sadece şöhretler üzerinden ya da şöhret olmak üzerinden yürüyen bir şey vardı. Yapımcının yerine koy kendini; şöhretsiz birini almak da büyük risk. Ama özellikle bir senedir ufak bir değişiklik oldu, yapımcılardan şunu duyuyorum: ”Oyuncu arıyoruz!”

Gerçek oyuncu mu?

Gerçek oyuncu lafını kullanmıyorum ben kesinlikle. Onlar; “Bu role oyuncu arıyoruz” diyor. Ben de içimden “E daha önce de oyuncu arıyordunuz” diyorum. Ne değişti ki? Bir şeyler değişiyor demek ki. Kimse yanlış anlamasın ama sektörün krize girmesi hoşuma gidiyor. Kimsenin ekmeğinde gözüm yok, sonuçta krizde birçok kişi ekmeğinden oluyor ama biz ancak krize girildiğinde bir şeyleri fark eden bir kültürüz. Öngörmüyoruz. İlla bizim arabanın lastiği patlayacak, yolda kalacağız. Arada durup lastikleri kontrol etmek diye bir şey yok. Bence her işte böyleyiz; sonuna kadar tüketiyoruz. Krizler bize pahalıya patlıyor ama işe yarıyor. Üzülerek söylüyorum bunu. Keşke krizi beklemesek. Keşke herkesin televizyondan sıkılmasını beklemesek. Keşke herkesi baymayı beklemesek, değil mi? Eski kalıpları tekrarlamasak mesela ya da onlara bir şey eklesek. Büyüyoruz giderek. Sayımız artıyor; oyuncu sayısı artıyor, yönetmen sayısı artıyor, sanat yönetmeni sayısı artıyor, atıyorum kameraman sayısı artıyor. Niye bir şey değişmiyor?SAYFA-BOLUMU

Böyle bir ortamda oyuncular arasında rekabet var mı?

Tatlı bir rekabet her zaman olur. Milletin birbirinin işinde gözünün olması değil de, oyunculuk açısından… Onun da olması gerekiyor. Sadece projelerin nitelikleri değil, oynanan roller de ayrılıyor ama. Bizim işte kasta uygunluk diye de bir şey var. Bu çok belirleyici bir şeydir. Allame-i cihan olsa herkese her rol oynatılmaz. Bizde işler çeşitlendikçe bu rekabet artacak ve ben artmasından yanayım.

Bir oyuncu olarak ne yapmalı peki?

Risk alacaksın. Başkasının yapamadığı şeyi yapmaya çalışacaksın. Başarısız olma hakkını da kullanacaksın. Çünkü ancak o koşullarda gerçekten; “Dur ya, ben ne yapıyorum, yeni bir şey öğrenmem lazım” diyeceğin yeni bir olasılık doğuyor. Gittikçe her şey daha kolay olmaya başladı bizim sektörde. Şöhret olmak artık daha kolay. Şöhret olunca para kazanmak da daha kolay oluyor. Şöhret ve para kazanmak görece kolaylaşınca herkes pozisyon tutar hale geliyor. O da çeşitliliği öldüren bir şey.

Nasıl pozisyon tutuyorlar?

Oyuncular bir nevi kendi yollarını seçiyor; kariyerlerinin başından itibaren rol anlamında konumlanıyorlar ya da birileri tarafından konumlandırılıyorlar. Öyle devam ediyor. Kimse gerçekten başarısız olma hakkını kullanmıyor.

Siz kullanıyor musunuz?

Benimki de tartışılır ama doğrusu, birbiriyle alakasız işlerde yer aldım. Hepsi benim için ayrı zorluk ve keyif derecelerindeydi. İyi ki de bu kadar çeşitli şey yapmışım. Başka şeyler olsa, onları da yapmak isterim.

Peki yine bu son bir buçuk yılda yeni bir duygu öğrendiniz mi?

Daha cesaretli olmam gerektiğini ve bunu yapabileceğimi öğrendim. Bu daha başlangıç ama, büyük laflar etmek istemiyorum. Daha cesur hamleler yapabileceğimi öğrendim diyebilirim.

O zaman denediniz, baktınız ve oluyormuş, öyle mi?

Evet, evet, aynen. Bunun bir zamanı var. Olacak. Bakalım…

“Hayır diyemiyorum” demiştiniz bana son görüşmemizde.

Artık diyorum. Kendine pek özen göstermeyen biriyim ya da biriydim diyeyim. Şimdi kendime daha çok özen göstermeye niyetim var. Bunun bencillikle alakası yok. Sonuçta kimseyi kırmadığın, kötülük yapmadığın sürece bu bencillik değil. Tabii bunun da bir bedeli var. Ya insan bunu yapmalı. Başkaları için çok koşturuyorsun zaten. Ben çok koşturdum ama hiçbirinden pişman değilim. İyi ki de yapmışım.

Sürekli mücadele gerektiren ve kimsenin birbirinden pek haz etmediği bir camiada…

Ya da her şeyin olduğu gibi konuşulmadığı bir ortamda…

Evet, siz ruhunuzu nasıl koruyorsunuz?

Bir; daha çok işe konsantre olarak koruyorum, çok samimi söyleyeyim. İki; çok ortalıkta olmuyorum. Üç; insanın hayatında çok dostu olmuyor. Şimdi dostlarıma biraz daha sarılmayı deniyorum. Eskiden kıymetlerini bilmemiş olabilirim, sanki hep olacaklarmış gibi. Zaman ilerledikçe insan daha çok anlıyor onların kıymetini. Dördüncüsü; hâlâ bol bol yürüyorum. Fırsat buldukça da İstanbul’dan gidiyorum. Bana iyi geliyor.

Dostlar tamam, peki aşk? Aşk bulabiliyor musunuz?

İlişki bulmak zor değil ama aşk bulmak zor. Yalnız o noktada kendimize de bir şeyler batırmamız gerekiyor. Ben ne kadar kendimi öyle bir ortama bırakmaya hazırım? İnsan bunun cevabını kendisine dürüstçe vermeli.

Bu sorunun cevabı zor mu?

Evet, çünkü aşk fedakârlık gerektiriyor. Belli alışkanlıklardan ve hayat tarzından vazgeçmeyi gerektiriyor ya da kısmen vazgeçmeyi gerektiriyor. Her şeyi oluruna bırakmamayı gerektiriyor. Yorgunluğu ve iş temposunu bahane etmemeyi de gerektiriyor. Liste böyle uzar. Yoksa şekilsel olarak çok mümkün. Dışarıya karşı böyle mükemmel bir tablo çizmek o kadar kolay ki! Ama işte bir şeyleri paylaşmak lazım, o da uyum gerektiriyor.

Siz buna müsait biri misiniz?

Ben müsait biriyim buna ama yapmakta çok yetkin ya da istekli değilim.

Ezelden beri mi böyleydiniz?

Hep böyle değildim. İnsanın yaşı ilerledikçe böyle oluyor. Yaşlı muhabbeti de yapmak istemiyorum gerçi. Hiç öyle hissetmiyorum.SAYFA-BOLUMU

Yaşlı muhabbeti değil bu. Otuzundan sonra olay değişiyor bence.

Otuz mu? Olabilir. Ben kırkıma geldim. (Menajeri Şeyda Taluk araya girip; “Bir de kırkından sonrayı bekleyin” diyor, masadan kahkahalar yükseliyor.)

Otuz öncesi nasıldınız?

Her şey çok daha kolaydı. İnanılmaz keyifliydi. Şimdi de keyifli de başka bir sürü şey giriyor devreye. Hayat değişiyor, ritmi değişiyor. İş yoğunluğu bile etkiliyor. Girdiğin piyasadaki insan profili de değiştiriyor her şeyi. Alışkanlıklar değişiyor. Gittikçe her şey zor oluyor, onu da söyleyeyim.

Yalnızlıkla aranız nasıl?

Yalnızlıkla çok büyük problemim yok. Arada sıkıntı verir sadece. Bence herkesin yalnız olmaya hakkı var ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği şartlar farklı. Onun zamanı değişebiliyor. Hiç olup olmayacağını bilemediğin gibi, hayatının hangi devresinde olacağını bilemiyorsun. O kadar çok şeyi bilmiyoruz ki. Bildiğimizi zannediyoruz sadece. Her şeye hâkimiz sanıyoruz. Bildiğimiz her şeyin şehvetine düşüyoruz, söyleyeyim. Her şeyin… En ufak bir bilgi kırıntısının şehvetine düşüyoruz. Bir de onaylanmak filan istiyoruz ya, ama aslında gerçekten bir halt bilmiyoruz. Yapmamız gereken tek bir şey var; hayatın bize getireceği sürprizlere anbean açık olmak. Başka hiçbir şey değil. Yalnız bu sürprizler iyi de olabilir, kötü de. Bunun pazarlığı yok çünkü hayatla, tamam mı? İlişki meselesi de öyle bir şey, iş meselesi de. Mutlu olma, mutsuz olma meselesi de öyle bir şey. Bu kadar belirsizliklerle örülmüş bir şeyde sürprizlere kapıyı kapamak, kendine pranga vurmak gibi geliyor bana.

Kapıyı açalım ve her şeye, hep sıfırdan mı başlayalım?

Sıfırdan olmaz hiçbir şey. Geçmişin oluşturduğu bir Yiğit var. Onun birikimi, bilgisi, bilgisizliği; onun sevinci, üzüntüsü oluyor. O hamur nasıl yoğrulduysa öyle geliyor.

Sizin umudunuz var mı hâlâ?

Tabii canım, her zaman var. Sürprizler olduğu sürece bende problem yok. Rutin kötüdür, öldürür.

Rutini kırmak için ne yapmalı?

Bunun için muhteşem hayatlar yaşamak gerekmiyor. Valla gerekmiyor. Açık olmak gerekiyor sadece. İnsanın, değişebileceğine gerçekten inanması gerekiyor. Tükürdüğünü yalamak kötü bir şey değildir ya. Gerçekten istiyorsan on sene sonra tükürdüğünü yalarsın. Hakkını vererek yalarsın. Bunda bir problem yok. Hayat da ona göre gider.

Becerebiliyor musunuz bunu?

Tabii… Ben değişiyorum. Aksi takdirde bir yere demir atacağım. Çıkamam o koydan asla. Kocaman deniz var dışarıda. Nasıl çıkacağım? O demiri almak lazım oradan.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

1 Yorum

  1. iyi bir kurguyla, yerinde sorular kaliteli insanlara sorulunca okunması büyük keyif veren bir röportaj çıkıyor ortaya. bu röportajda olduğu gibi…
    iyi çalışmalar…

Yorum Yap