Ben Buyum! -Ergün Gündüz-

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Ergün Gündüz bir “star” ressam, karikatürist, illüstratör, üniversite hocası. Çalışmaları İtalya ve Fransa’da sergilenen; hatta Picardie Müzesi’nde büyük ustaların yanı sıra bir eseri bulunan; birçok resimli roman, mizah dergisi ve kitaba hayat veren değerli bir çizer. En önemli özelliği her anlamda zamanı yakalaması; popüler kültürü takip etmesi; iyi bir gözlemci olup bunu işine yansıtması.

Bir diğer özelliği de havalı saçları, gözlüğü ve hafif kibirli duruşuyla bütünleşen Parizyen sanatçı haliyle yalnızlığı tercih eden bir adam olması.

Kadınları seven, hayatını onlarla renklendiren, bu konuda çok kafa yoran ama gün bitiminde kalesine çekilen bir adam. Tuluhan Tekelioğlu’nun geçtiğimiz ay yayımlanan 50’sinde Erkek kitabında Gündüz’ün kapıları aralanınca, kendisiyle söyleşmek farz oldu.

 

En büyük yeteneğiniz nedir?

Ben kendimdeki en büyük yeteneklerden birinin algı olduğunu biliyorum. Karşıdakini algılamak; sana benzemeyen, senin gibi olmayan birisini algılamak. O zaman bu senin çizgine de yansır, o kişiyi anlamaya da. Çocukluğum çok kötü geçmedi, travmatik şeyler yaşamadım ama öyle olanları anlıyorum, nasıl bir acı olduğunu hissediyorum. Bu bir algıdır, ille de senin öğrenmiş olman gerekmiyor. Elbette öğrenirsen çok daha iyi algılarsın ama hiç algılamayan da gördüm. İşte bu insanın ürettiklerine yansıyor. Ben şunu yapabilirim mesela; çıplak bir erkek ya da kadın için, gidecek şunu şunu giyecek diyebilirim ve giyerler de hakikaten. Yüzlerinden, ifadelerinden belli oluyor ne seçecekleri.

Zamanı yakalamayı da biliyorsunuz.

Hiçbir zaman jenerasyonu kaybetmeyeceksin. “Biz eskiden böyle yapardık” diye anlatırlar, bir adım ilerlemezler. 50’sindeki Erkek hikâyesi de böyle. Sen ne kadar günün içinde yaşıyorsan ya da onunla paralelsen teknoloji, müzik ya da sanat açısından, aslında yaşını taşımıyorsun anlamına gelir. Yaşlısın ama beynin genç kalır. Beynin genç kalması seni canlı tutar. Öteki türlü çok çabuk yaşlananlar var. Çünkü orada kalmış. Adam 40 yaşında, bilgisayara bile “ben bilmiyorum” diyor

Yalnızlığı seçen adam şeklinde geçiyorsunuz kitapta. İnsanın yalnızlığı anlatması, kendi yalnızlığını meşrulaştırmaya çalışması zor değil mi?

Bu kötü bir şey değil ki. “Lütfen yardım edin bana, çok yalnızım” demiyorum. Daha şekilsel anlatayım, bunu hep söylerim; ben kendimi deniz fenerinde zannediyorum. Çocukluğumdan beri var bu. Deniz feneri bir mendireğin ucunda durur ya, fakat bu mendirek karaya bağlıdır aynı zamanda. Ben karaya çıkarım; gezerim, eğlenirim, arkadaşlarımla olurum ve gerektiğinde de kaleme dönerim. Bunun benim sanatçı ruhumla ilgisi var. Diyelim ki sevdiğin biri geldi. “Tamam, sen rahat et ben yukarıda otururum” dese bile, şimdi orada yalnız başına oturuyor oluyorum. Biraz çalışsam, bırakıp kalemi yanına gidiyorum iyi misin diye. Bu bile dağıtıyor insanı.

Peki ilişkide nasıl bir denge kuruyorsunuz?

En güzel şey tatiller benim için. Tatile gittiğimde iş yapmıyorum, telefonu bile kapatıyorum. O üç dört gün kiminle tatile çıkmışsam, gerçekten 24 saat her an, her şekilde beraberizdir ama mesela beşinci gün fazla gelebilir. Bunun bir dozu var. O yüzden uzun evliliklerde devamlı bir arada olmak bana itici geliyor. Belki ilerleyen yaşlarda yalnız olmak çok iyi gözükmez, hani seni evde ölü bulurlar falan, tamam mı? (Gülüyor) Söylediğim gibi; yalnız değilim fakat yan yana yaşamak istemiyorum. Ben buyum. Aksi takdirde ben olmaktan çıkacağım. Belki ileride bir hayat arkadaşı isteyebilir insan ama onun zamanı var, bilemem.

“Ben buyum”u nasıl anlatıyorsunuz?

Ben bir bedenim; ikiye bölüyorum kendimi. Biriyle berabersem yarım senin diyorum ama bu yarım da benim. Doğduğumdan beri bu yarım benim. Burada arkadaşlarım var, geçmişim var, flörtlerim var falan filan. Diğer yarım şimdi seninle yeni açılıyor. Eğer sen bunların hepsini istersen, ben olamam, benlikten çıkarım. Bunlarla ben, ben oldum. Onun için benim bu tarafımla hesaplaşmayın, bu tarafıma girmeyin.

Kadınlar nasıl yaklaşıyor ilişkiye?

Ben şunu gördüm, kadınlar önce bir sevgili bulalım diyorlar. Sonra orada bir problem yaşayınca nefret edip “Ben de hayatımın tadını çıkaracağım, görsün gününü” diyorlar. Hikâye ona dönüyor. Bilgisayar oyunlarıyla yaşam çok benziyor. Eğer bir şeyi çözemezsen, hep aynı şeylerle karşılaşıyorsun. Çözmezsen o seviyeyi atlayamıyorsun. Hep aynı tip insanlarla beraber oluyorsun. Orada derdin var. Hep beni buluyor yok, sen onları buluyorsun.

Kadınlar sizi değiştirmeye çalıştı mı?

Çok uğraşmışlardır.SAYFA-BOLUMU

Siz kimseyi değiştirmeye çalıştınız mı?

Oldu diyeceğim ama bu şekilde değildi; o bir problemdi. Düzeltmesi için, böyle böyle ol dediğimi bilirim ama onun dışında ben kişileri şekillendirmeden yana değilim. Ama karşı taraf bana bildiğin bir şeyi öğret diyorsa, anlatırım.

Sevgiden ne anlıyorsunuz?

Çok net bir şey söyleyeceğim; sevmek kelimesi çok kolay kullanılıyor. Herkes birbirine hemen seni seviyorum diyor. Ben de bunu yaşadığım için iddia ediyorum. Örneğin sevdiğin kişi senden ayrı bir yerde ve telefonlaşıyorsunuz: Nasılsın canım? / Çok iyiyim. Neredesin? / Bir partideyim. / Ne? Partide misin? Kimler var orada? / Çok mutluyum burada, arkadaşlarım var, eğleniyorum falan filan. Onun mutluluğundan mutsuz oluyorsan, sen onu sevmiyorsun, kendini seviyorsun; çünkü onun başkasının yanında mutlu olmasını değil, seni mutlu etmesini istiyorsun. Paranoyalar başlıyor; biriyle mi, onunla mı, bununla mı?

Bunun sebebi güvensizlik mi?

Evet, kişi kendine güveniyorsa sorun yok: Eğer başkasıyla bir şey yaşamak istiyorsa karşındaki, git yaşa dersin, bırakırsın. Hayır, yapamazsın dersen, zaten yapar. Bu güvensizlikten kaynaklanıyor. Güçsüz olduğu için sanki onu eziyorlarmış zannediyor. Bu beyinle, algıyla, hayatı yaşayıp çözerek olacak bir şey. Bunu yaparsan kıskançlıklar azalır. Bu durumda karşıdaki insan da seni kolay kolay aldatmaz. Çünkü seni kaybetmek istemez. Gücün varsa “İstediğin yere gidebilirsin” dersin. Bunu duymak istemez kimse.

Siz kendi adınıza bunu başarabiliyor musunuz?

Bence bayağı bir başarıyorum. Başarıyorum derken ben bunun doğru olduğuna inanıyorum.

Ama insan her doğrusunu gerçekleştiremiyor.

Benim bir şansım var; ben mesleğime de âşığım. Hiçbir şey olmazsa ben onunla tatmin oluyorum. O beni güçlü tutuyor. Evde saatlerce işimle uğraşıyorum, resim yapıyorum, her şeyi unutuyorum. Böyle bir şeyim olmasa, düşünüp duracağım, o kız niye bana bunu yaptı, neden yapmadı? Beynimi kemiririm. Ha beynim kemirilmedi mi? Kemirildi. Ben bunun ne kadar saçma bir şey olduğunu anladığım için oradan uzaklaştım. Kendime zarar vermekten öte bir durum olmuyor ki. Sonra bir bakıyorsun her şey düzeliyor, ama o kemirilen zamanlar sana zarar vermiş. Su testisi su yolunda kırılır diye bir laf var ya, eğer bir problem varsa kopar gider. Kopsa da geri dönüyorsa ne güzel dönüyor dersin. Bunu söyleyince de amma rahat adam denilmesin. Sevgilisi gidecek, orada burada bir şeyler yapacak, bu da bir şey demeyecek. Öyle bir şey değil bu. Aksi durum baskı yaratır karşı tarafta.

Bir yandan empati de kuruyor gibisiniz.

Tabii. Ben öyle yaratıldım, fakat törpülemeye çalışıyorum bu tarafımı. Çünkü belli zaman sonra bir bakıyorsun meğer ben ondan daha çok üzülmüşüm. O zaman niye yaptık onca şeyi? Bir karşılık beklediğimden değil, orada ben yıprandığım için diyorum bunu. Ben cebelleşiyorum sıkıntıyla.

Bu anlamda sevgiliyi terk etmek zor mu?

Genelde ben bu ismi koymamaya çalışırım. Gerçekten öyle yaşarım ama o ismi kolay kolay kullanmam. Ayrıldığımız zaman sevgilimden ayrıldım diye düşünmem, o yoluna gitti derim. Sevgiliyiz diye sahiplenirse, orada başka şeyler başlar. Çok tedbirliyim değil mi? (Gülüyor)

Sorumluluktan mı kaçıyorsunuz?

Ama ben herkesten daha fazla sorumluluk alırım. Sorumluluk ne demek? Zor zamanlarında yanında olurum, ne gerekiyorsa yaparım ama mecburiyet olsun istemem. Mecburiyeti sevmem ben. İş hayatında da böyleyim. Biri bana emir verse, hele bu emir kipiyle verilmişse, ben orada durmam, giderim. Bunu benim yapmam, benim istemem gerekiyor. Mesela bütün gün mesajlaşmışız, akşam yatmadan bir mesaj daha yolla diyor. Bunun tadını korumak gerekiyor. İlişkilerde yok etmeye giden, tükenmeyen istekler var; bir doymama hali var.

Bir süre evli kaldınız ve bir oğlunuz var.

“Evet, çocuk olsun” diye içimden söyledim ama onun tek bir lafıyla söyledim. O laf çok ikna ediciydi.

Eski eşiniz ne söyledi de sizi ikna etti?

Çok cesaretli olduğu için ikna oldum. “Düşündüm, taşındım, sen istemesen de ben bunu doğuracağım, onunla yaşayacağım, bunu bil” dedi bana. Ben bunu çok yürekli buldum. Bana ihtiyacı yoktu. O zaman benim onların yanında olmam lazımdı.

Tüm bu ne istediğini bilme haline rağmen pişmanlıklarınız var mı?

“Keşke” çok kötü bir laf. Eğer o keşkeleri yapsaydım şimdi belki de başka yerdeydim. Bunu bilemeyiz. Onlar var ki sen buradasın. Öyle bakmak lazım. Her şey bir öğreti. Bir yılbaşı gecesi bir belgesel kanalında dünyanın varoluşunu bir buçuk saatte anlatmışlardı. Ben pek öyle yılbaşı kutlaması falan sevmem de, o gün bir geçsin diye izledim. Bildiğimiz şeyler ama çok daha iyi anlatmışlardı. Olan her şey bugünkü dünyanın olması içinmiş. Eğer meteor taşı düşmeseymiş olmazmış. Dinozorlar ölmeseymiş, dünya kavrulmasaymış yine olmazmış. Hepsi bir şey yaratmış ve bir sonuca varılmış. Hayatımız da öyle. Ben eğer 16’sında evden çıkıp kimseye bir şey söylemeden Cağaoğlu’na gidip Gırgır dergisinde Oğuz Aral’la görüşmeseydim, belki her şey farklı olacaktı.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap