Bir Başka Kiboş…

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için konuştu

İnsanda farklı bir etki yaratıyor Kibariye. Hep yüzü gülüyor, yerinde duramıyor, bilmemekten ya da anlamamaktan asla utanmıyor ve tüm gerçekliğiyle kendini ortaya koyuyor.

Havada gacı, kofti, şugar gibi Romanca kelimeler uçuşurken önce kısa bir şoka uğruyorsunuz. Sanki farklı gezegenlerde yaşıyor hissediyorsunuz kendinizi. Sonra yavaş yavaş ona hayran kalıyorsunuz. O; yakın zaman önce otuz dördüncü albümü 4 Mevsim’i çıkaran, Türkiye’nin, belki de dünyanın sayılı seslerinden. O; yeri geldiğinde geride durmasını bilen, gerçekte çevresindeki her şeye hâkim çok güçlü bir kadın. O çok şeyler yaşamış bir minik dev. O bir başka Kiboş!

Ufkumda batan güneş bu sabah doğacak mı, kim bilir, kim bilir… 1980’i 1981’e bağlayan gece TRT’nin yılbaşı programına çıktığında hayatının bu kadar değişeceğini kim bilebilirdi… Evet, belki yirmi yaşındaydı henüz ama on dördünden beri pavyonlarda kaçak olarak şarkı söylüyordu. Gerçek adı Bahriye’yi değiştirip, babaannesinin adı Kibariye’yi almıştı. Sesinin güzelliği dillere destandı.

“Zeki Müren’ler Gönül Akkor’lar, Neşe Karaböcek’ler bir gece duymuşlar küçücük kara kuru kız çok güzel şarkı okuyor, gelip beni dinlediler” diyecekti yıllar sonra bir röportajında.

Hayatı hızlandırılmış şekilde tanıması gerekmişti. Fakirliği çok iyi biliyordu bir kere. Parasızlıktan okula gidememeyi, aç kalmayı, sekiz kardeşiyle yerde bir kilim üzerinde uyumayı biliyordu. Sesiyle para kazanıyordu artık, evin ihtiyaçlarını karşılıyordu. On yedi yaşında İstanbul’a götürmüşlerdi sahneye çıkması için. Sesi çok güzeldi belki ama kendisi o kadar güzel değildi. Çekinmişti kulüp sahibi. “Allarız, pullarız güzelleştiririz” demişlerdi. O gece o kara kuru kızı dinlemeye Sezen Aksu’dan Müjde Ar’a, Adnan Şenses’ten Zeki Müren’e büyük isimler gelmişti.

“Çingene” ya da yumuşatılmış haliyle “esmer vatandaş” yaftasıyla dışlanmak da çok iyi bildiği bir şeydi Kibariye’nin. Oysa Roman olmaktan gurur duyuyordu; “Biz müzisyen Romanlarız” diyordu. Zamanla sesini duyurmayı başarmıştı.

Çok doğaldı. İçi neyse dışı da oydu. Roman açılımında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkıp; “Çok yakışıklı bir adamsın. Çok güzel bir adamsın. Çok güzel konuşuyorsun. Helali hoş olsun. Üstüne tanımam anacım” diyen de oydu; Tarkan’la düet yapan da oydu; Nahide’de çıkıp pop şarkıları söyleyen de oydu; geçtiğimiz yılbaşı Türkiye’nin en büyük haber kanallarından birinde Sertab Erener’le beraber şarkılar söyleyen de! Arabesk Kibariye’yle birlikte çok farklı bir anlam kazanmıştı. Çok yol almıştı ama bu uğurda çok da mücadele vermişti.

Yıl 2010… Geçtiğimiz günlerde sayısını kendisinin bile tam olarak bilemediği yeni bir albüm çıkardı Kibariye. Tarkan’ın Arada Bir şarkısını kendi deyişiyle kasete koyabildiği için çok mutlu. Siyah pantolonu, siyah bluzu ve uzun sarı saçlarını topladığı siyah beyaz çiçekli tacıyla tatlı tatlı gülümsüyor beni görünce. Yerinde duramıyor ve sürekli seri adımlarla yürüyor. Bir an orada bir an burada. “Bu çiçekler kime kız? Yoksa bana mı?” deyip yerinden kalktığı gibi sarılıyor bana. Başı göğüs hizama geliyor. Odadakilere dönüp; “Kadın güzel kokuyor anacım. Kadın mis gibi! Herkes böyle kokmaz” diyor. Bir ortancanın onu bu kadar sevindirmesine mi şaşırmalı, ‘ya kötü kokuyor olsaydım, o zaman neler olurdu’yu mu düşünmeli bilemiyor insan. Saatler sonra aynı sahicilikle tekrar sarılıp; “Bak, kadın çok güzel kokuyor!” dediğinde artık alışmış oluyorsunuz ona.

Oradan buradan konuşuyoruz röportaja başlamadan. Allah’ın emri laf dönüp dolaşıp fazla kilolara geliyor. Kızarmış tavuk yemeyi çok sevdiğini itiraf ediyor. Bir de dokuz buçuk yaşındaki kızı Birgül’ün altmış kiloyu geçtiğini ve sonunda doktora gittiklerini anlatıyor. Neyse ki Birgül diyete girip ufak ufak kilo vermeye başlamış. O sırada eşi Ali Küçükbalçık geliyor. Kendisinden on dokuz yaş küçük eşi Ali… Uğruna annesini bile karşısına aldığı eşi…

Ali Küçükbalçık; adı bende saklı bir şarkıcının Kibariye ile düet yapmak istediğini, kendisinin de olmaz dediğini söylüyor. Yüzünden tebessüm eksik olmayan Kibariye belli belirsiz ciddileşiyor fakat yine de yumuşak bir edayla; “Sen onun kimin kızı olduğunu biliyorsun di mi? Onlar çok önemli. Tabii ki söylerim” diyor. Eşi, kendisiyle menajerinin bunu onaylamadığını hatırlatıp yanımızdan ayrılıyor.

“Ne olacak şimdi? Düet yapmayacak mısınız gerçekten?” Hafif bir kahkaha atıyor; “Onlar ne derse desin, bu konuda benim dediğim olur” diyor kendinden çok emin bir şekilde. İşte o an, yüzünün aldığı hali de görünce tüm bu iyi niyetin, saflığın ve sahiciliğin altında ne kadar güçlü bir kadın yattığını anlıyorum.

Sonra laf nereden açıldıysa sahne kostümlerine geliyor. Kısa elbiselerin kendisine yakıştığını konuşuyoruz ki bir anda pantolonunu sıyırıp bacaklarını gösteriyor; “E, kadın güzel, anacım. Şu bacaklara bak!” diyor. Ardından da “Tenk yu, leydiz end centlemen!” diyor bozuk bir İngilizceyle, “Hadi bakalım, röportaj yapalım…”

Ne istiyon şimdi sen benden? Aç teybini de.

Ne istiyorum…

‘Kibariye Hanım bu aralar n’apıyorsunuz’ mu?

Olur… Kibariye Hanım, bu aralar ne yapıyorsunuz?

Bu aralar n’apıyorum biliyor musun, ver bana teybini de, hah sen merak etme… Bu aralar ne yapıyorum biliyor musun, kaseti bitirdim. Sanatçı n’apar? O kanal senin bu kanal benim, o konser senin bu konser benim… İnanır mısın çocuğumu göremiyorum, kahrımdan ölüyorum, içime atıyorum. Çok zor çalışan anne. Hele hele sanatçı olunca…

Kızınızın tepkisi nasıl oluyor?

Birgül beni özlüyor, ağlıyor, “Gitme artık Anne” diyor. Bu benim ciğerimi yakıyor. Bereket, yurtdışına bile gitsem birkaç günlüğüne gidiyorum. Yoksa benim de çok zor olurdu. Çünkü hayatta en sıkıldığım, en çok kafama taktığım şey çocuğum. Ne kadar babaanne ve anneanne baksa bile, ne kadar bakıcı baksa bile bir ananın yerini hiçbir şey tutamaz.

Çocuklar annelerinin durumunu anlasalar da bazen bile bile böyle yaparlar değil mi?

Birgül’ünkü bile bile değil. Neden değil, çünkü Birgül tek çocuk. Bak, bunu unutma, tek çocuklu insanların inanılmaz zor durumu. Ben bir düşük yaptım, bir de çocuk aldırdım; iki kaybım var. Hepsi Allah’tandır. Üzülmüyorum, bildiği vardır diye düşünüyorum ama kızımın kardeşsiz kalmasını hiç istemem. Birgül; “Anne yine kardeş yapacaksın bana değil mi?” diyor. Çocuğa her şey söylenmez, sonuçta dokuz buçuk yaşında; “Allah verirse tabii ki yapacağım” diyorum. Her ne yaşta olursam bir tane daha çocuk istiyorum. Bu yüzden de tedavi görüyorum. Dur bakalım n’olacak.

Sizin kardeşlerinizle ilişkiniz nasıl?

Biz sekiz kardeşiz. Sıkılsak, birbirimize gidiyoruz, vakit geçiyor. Birbirimizi tamamlıyoruz. Bunu kardeşi olmayan anlayamaz. Birgül de büyüdükçe benim düşüncelerimi anlayacak, ne çok acı çektiğimi anlayacak. Allah kimseyi yalnız koymasın. Ben ölsem kalsam, bir kardeşçiği olsa destek olurlar birbirlerine. Olmazsa da n’apayım!? Ben dertlerini içine atan, gamlı bir kadın değilimdir. Çocuğuma da bunu aşılayacağım: ne olursa olsun hayata güzel bakmak lazım. Geldin, gidiyorsun. Yapacak bir şey yok. Hayat bir sınav. Daha elli bir yaşındayım. Bakalım neler yaşayacağım daha, kim bilir. Her şeye pozitif bakmak lazım. Bizim bütün sülale pozitiftir zaten.

Kızınız nasıl bir çocuk?

Tanısan çok seversin. O benim arkadaşım. Senden benden akıllı. Kendisiyle çok barışık, çok sevecen bir çocuk. İnanılmaz derecede bana destek oluyor. Şaşırıyorum; bende yok öyle muhabbetler; çok güzel akıl veriyor bana.

Bu otuz dördüncü albümünüz ama sizi çok heyecanlı görüyorum.

Benim yapım bu. Bazıları bana “Kız sen yalan yapıyorsun, bu sen değilsin” diyor. Ne münasebet! Kimse kimsenin içini bilemez. İçime mi girdiler? Kalbimi sökseler, orada bile çıkmaz. Ben buyum, bu saatten sonra da canım çıkar, huyum çıkmaz. Hayatımdan da memnunum. Ben kendimi çok seviyorum. Ben insanları çok seviyorum; beni seveni de sevmeyeni de…

Sizi sevmeyeni de seviyor musunuz cidden?

Seviyorum çünkü Allah öyle diyor. Ayırımsız herkes herkesi sevmek zorunda. Gideceğiz gayri. Bunu düşünelim. Benim evim lüks, benim kürküm var, benim çantalarım daha fazla… Böyle bir şey yok! Götüreceğimiz bir şey yok!

Bu Allah inancı dışında her şeyi yaşamaktan da doğan bir şey. Fakirliği örneğin çok iyi biliyorsunuz.

Aynen öyle. Tebrik ederim, güzel bir noktaya değindiniz. O günleri de arıyorum ben. O günler de benim için çok güzeldi. Gerçekten… Her şey para değil. O zamanlar evimizde bir hasır vardı, bir de gaz lambası. Biz çok mutluyduk. Annemle babam hiç kavga etmezdi. Hiç huzursuzluk yaşamadık. Ben de kocama karşı öyleyim. Ama çok çektim. O çekmelerden dolayı eziklik oluştu. Küçülen büyür derler ya.

Yerinizde başkası olsaydı ne yapardı?

Şımarırdı. Parayı gören değişiyor. Genel konuşuyorum. Neler oluyor, neler bitiyor. Benim konumumda bir başkası olsa kimseyi takmazdı. Var çünkü öyleleri. Beni annem çok güzel yetiştirdi. Babam beni dövdü belki. Çok dövdü! Belindeki kemerle dövüyordu belki ama ben babamın eline sağlık diyorum. Benim düzgün kalmamın sebebi babamla annemdir. Açtık ama hep çok terbiyeliydik.

Babanıza hiç kızmadınız mı?

Hayır, kızmadım. Babamla aramda hiç duvar olmadı. Bizim yaşadığımız semt biraz hareketliydi. Olur olmaz her şey vardı. Bir baba da evladının kötülüğünü istemez.

Pavyonda çalışırken babanızla ilişkiniz nasıldı?

İzmir Kordon’da, Çağlayan Pavyon’da çalışırken babamla gidip geliyordum. Babamın olmadığı günlerde çok laf atan olurdu. “Keşke baba yanımda olsan” derdim. Korkuyordum. Paramız yoktu, arabamız yoktu. Bir taksiyle anlaşmıştı babam, yaşlı başlı bir şoförü vardı. Çocuğumu sen getir götür demişti ona. Babam olmadığında boşlukta olurdum. Utanırdım. O zamanlar tek başına bir ekmek bile isteyemezdim. O zamanlar kızıyordum tabii babama. “Her saniye dövemez beni” diyordum. Anneme “Ben sizi sevmiyorum” diyordum. Sonradan her anlamda babamı haklı buldum.

Gözünüzü kapadığınızda, on altı yaşınıza dair aklınıza gelen ilk kareyi anlatır mısınız?

Bir sofra bezimiz vardı bizim, yama yamaydı. O bez üzerinde biz sekiz kardeş, babam, annem, halakızları, bayağı kalabalığız, en azından yirmi, yirmi beş kişi yemek yerdik… Tabak yok, ortada bir tencere, içinden yemek yerdik. Bunu hiçbir zaman unutmam. Yemek yiyorduk, doymayıp aç kalkardık. Hep düşünürdüm acaba o tencerenin içine bir gün et girecek mi diye… Bunlar benim için unutulmaz anılar; hem güzel hem zor.

Geçmişi unutmak istediğiniz oldu mu?

Geçmişe bakarsak onları bile kötülemek istemiyorum. İyileri de kötüleri de… Yaşadım ama ben güzeli buldum. Yanlışı yaşayarak doğruyu buldum. Yaşadıklarım benim için inanılmaz güzel. Dedim ya, o günlerimi de arıyorum. O günlerim beni bugüne getirdi. Bozulmadan, bozmadan geldim. Ne demek ya, kimler geldi kimler geçti! Düzgün kalmak, bozulmamak kolay mı bu camiada? İşte bu ana baba terbiyesi. Ben de çocuğumu öyle yetiştiriyorum canımın içi benim. Onun için geçmişi de kötülemeyeceğim, geleceği de. Hâlâ da sınav yaşıyoruz bu hayatta. Bir gün iyi geçiyor, bir gün kötü. Hep her şeyim iyi mi gidecek canım?

On altı yaşındaki Kibariye neyin hayalini kurardı?

Benim bir hayalim vardı, söyleyeyim mi sana? Gerçek ama! Neşe Karaböcek’i çok severdim ben. (Neşe Karaböcek’i taklit ederek şarkı söylüyor) Niyetimde bir yol çıktı/Bu yol aşkın yolu mu… Neşe Karaböcek’in kırmızı bir tuvaleti vardı. Elbiselerini çok görmüşümdür rüyamda, çok hayal kurmuşumdur. Ben onun ve Gönül Akkor’un 45’lik plaklarını alırdım şarkı ezberlemek için. Gönül Akkor’un sanat anlamında hastasıyım. O hayalleri kurdum, kurdum, kurdum kurdum, onlar gibi oldum, güzel yerlere geldim.

Güzel yer derken…

Sanatçı oldum işte. Şarkıcı olma hayali kuruyordum. Gazoz şişesini mikrofon yapardım, gözümde onların elbiselerini canlandırırdım, onların hayalini kurardım. Onu mu demek istedin sen?

Türk müzik tarihine adınızı yazdırdınız siz. Toplam kaç kişi var ki bu konumda?

Allah’ıma şükürler olsun, doğru. Saysan bir elin parmağı kadar var. Hiçbir zaman adımdan, kişiliğimden, kariyerimden, gururumdan ödün vermedim, vermem de.

İyi niyetinizin suiistimal edileceğini düşünmediniz mi hiç?

Edemezler ki! (Hafifçe gülerek) Ben ona izin vermem. Çünkü ben çok iyi kadınımdır ama hep şunu söylerim; “Benim saygımdan, alçakgönüllülüğümden, iyiliğimden kimsenin yararlanmasını istemiyorum. Suiistimale gelmek istemiyorum. Bunu yaparsanız beni yok bilin.” Ben o topluma uymam çünkü anlarım. Salak bir kadın değilim. Çok akıllıyım. Önemli bir zekâyım ben ve bunu üstüne basa basa söylüyorum. Saf bir kadın değilim. Saf olsaydım buralara gelmezdim, buralarda kalmazdım. Benim doğallığımın suiistimal edildiğini fark ettiğim anda o insan bitmiştir. Evimde kırk sekiz saat duvarla bakışırım belki ama öyle insanla da olmam. Bitmiştir! Kendimi kullandırmam!

İnandığınız şey uğruna savaşır mısınız?

Neye annecim? Neye inanırsanız derken azıcık açar mısın?

Bu hayatta bir şeyin doğru olduğuna inanırsanız eğer…

Heh, o anlamda aynen öyle! Doğru bir şeyse kesinlikle savaşırım. Ay lav yu, tenk yu. (İngilizce; Seni seviyorum, teşekkür ederim) İnandığım bir şeyle dört elle değil, yirmi elle sarılırım.

Hayatınızdan memnun musunuz?

Ooo… Layf iz layf, leydiz end centılmen! Ay lav yu, tenk yu. (İngilizce; Hayat yaşamaktır, bayanlar baylar. Sizi seviyorum, teşekkürler) Daha ne yapacağım? Genç kocam var, bana sahip çıkan bir kocacığım var. Beni seviyor, çocuğunu seviyor, kumarı yok, içkisi yok, gece hayatı yok. Aslan gibi de sağlıklı sıhhatli, akıllı bir çocuğum var. Çok sağlam bir kız. Güzel bir evim var. Evim derken, evimdeki ailem. Huzurluyum evimde. Evim olmuş huzurum olmamış, neyleyim köşkü, neyleyim sarayı!

Ben kendimle mutluyum. İşte en büyük saadet o.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap