Bir Kadın, Bir Adam, Dört Çocuk… Bennu Gerede

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için konuştu

Sosyetik fotoğrafçı, seksi anne, ezber bozan, tabudeviren…

Bennu Gerede için yapılan tanımlamaların sadece birkaçı.

O doğallığı, her daim gülümsemesi ve hayatta engel tanımamasıyla kimilerinin idolü özel bir kadın. Atatürk’ün silah arkadaşı Hüsrev Gerede’nin torunu, dünyanın en centilmen erkeklerinden rahmetli Dr. Selçuk Gerede’nin ve kendisi kadar nevi şahsına münhasır bir şahsiyet olan yönetmen Canan Gerede’nin kızı. Üçü çok uzun yıllar beraber olduğu Koray Erkaya’dan, biri maalesef çok tatsız bir şekilde ayrıldığı ve hukuk savaşına girdiği Ahmet Ağaoğlu’ndan olan dört şahane çocuğun annesi.

Ve Beyaz Atlı Prens’in ete kemiğe bürünmüş hali Cem Büyükhanlı’nın altı aylık eşi ya da Cem’in deyişiyle “kadını.” Aşklarının şiddeti o kadar yoğun, bu kadar geniş bir aile olarak o kadar mutlu ve uyumlular ki bendeniz yazımı “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” şeklinde bitirmek istiyorum.

İşte size bir kadın, bir adam ve dört çocuk!

Bu kadar enerjik olmanın ve de hoş görünmenin sebebi kişiliğin mi yoksa bunun için çok özel bir çaba mı sarf ediyorsun?
BENNU GEREDE:
Kişiliğim olmalı; annemden geçmiş. Onda bitmeyen bir dinamizm ve enerji vardır. Ben de boş boş oturamam. Bir tek fırsat bulursam sabahları kahve içerken gazete okurum, o da yarım saat. Onun dışında sürekli bir şeyler yapma ihtiyacım var, yoksa suçluluk duyuyorum. Güzellikse hem spora gidiyorum hem de yediklerime dikkat ediyorum. Sigaram da var, içkim de var. Gezip tozmam da oluyor ama dengeliyorum.

Dört erkek çocuğun olduğu bir ev kâbus gibi gelebilir birçok insana.
BENNU
: Tabii, ama ben bayılıyorum onlarla vakit geçirmeye. Onlar büyüdükçe birbirimizi daha da fazla keşfediyoruz. Çok hoş oluyor. Onlara arkadaş gibi davranıyorum ama disiplinli bir anneyim aynı zamanda. İlişkiyi doğru kurdum galiba. Saygıları var bana karşı. Yanlış bir şey yaptıkları zaman üzüldüğümü görürlerse sarılıp özür dileyebiliyorlar. O çok önemli bir şey.

Koyu kırmızı cam kapı açılıyor, dokuz yaşındaki Miro odaya giriyor ve elindeki bir lirayı göstererek lolipop almaya gidip gidemeyeceğini soruyor. “Şimdi yemeyeceksin ama söz mü? Yemekten sonra!” Röportajı böldüğü için rahatsız olan Miro, başını sallıyor. “Kardeşlerine de alıyorsun değil mi?” Kaşlarını kaldırıyor sadece ve elindeki parayı gösteriyor. “Ne demek hayır? Bakkala yazdır.” “Dört tane al, sakla şimdilik Kai’den.” Derken odaya evin entelektüel oğlu Dilan giriyor. “Sana da lolipop alayım mı?” “Hayır, çünkü ben film seyretmeyeceğim.” Dilan okuldan kâğıt getirmiş. Evden çıkmadan imzalatması lazım annesine. Kaykay kaymaya gidecekler. Bennu, Fransızca yazan kâğıdı dikkatle okuyup birkaç soru soruyor, sonra da imzalarken, “Neyse, ben senin hocanla da görüşeceğim.” Dilan, “Ne, ne oldu?” Kısa bir sessizlik. “Neden, ne oldu?” “Görüşeyim ben bir…” Tüm bu konuşmalar sırasındaysa üç yaşındaki Kai dolanıyor odada.

Basına da yansıyacak şekilde çok sıkıntılı günler geçirdin ama şimdi adeta küllerinden doğdun.
BENNU: Evet, çok kötü olmuştum. Normalde çok gizli tutarım özel hayatımı ama basına da yansıdı tüm olanlar. Bir sene kadar sürdü toparlanmam. Çocukların varken yaşamak zorundasın. Bir sorumluluğun var. O yüzden terapi gibi geldi çocuklar, işim gücüm. Yoksa imkânı yoktu.

Kendinle hesaplaştın mı bu dönem? Neler düşündün?
BENNU: İnsan ister istemez hesaplaşıyor ama gerçeklerle yüzleşmek çok acı verici. O yüzden hesaplaştım. Yüzleştim mi, o ayrı bir şey. (Kahkaha atıyor.) Her şeyin bir nedeni olduğunu düşünüyorum bu hayatta. Ayrılıklar, aşklar, çocuklarımın doğmuş olması…

Dışarıya yansıttın mı yaşadığın acıyı?
BENNU: Ben mutsuzken iç dünyamı insanlara yansıtmayı pek sevmiyorum. Her zaman pozitif, ayaklarının üstünde duran, başı dik ve güçlü bir insan gibi görünmek isterim; çünkü çoğunlukla öyleyimdir.

Evdeki hareket bitmiyor. Bir müddet sonra Miro tekrar odaya giriyor. Bakkala gitmemiş. Evde bir şekilde bulduğu lolipopu yiyip yiyemeyeceğini soruyor. “Gitti mi Kai parka?” “Hayır.” “Bir tane daha var mı?” “Sanmıyorum.” “Kai görürse sinir krizi geçirecek. Nasıl becereceksin belli etmeden yemeyi?” Miro yöntemi gösteriyor ama bize pek parlak gelmiyor. “Görecek şimdi, kriz yaşanacak. O sesleri duymak istemiyorum!” Gülüyor uzun uzun.

Pişman mısın yaşadıklarına?
BENNU:
Hayır, çünkü o zaman “Kai’yı doğurduğum için pişmanım” demek olur bu ki asla pişman değilim. Bir sebebi var Kai’ın bu hayatta olmasının. Pişmanlıklar tabii ki insanın hayatında oluyor. Olmadan nasıl öğreneceğiz, nasıl gelişeceğiz? Ama dediğim gibi hesaplaşıyorsun. Hesaplaşıyorsun ama yüzleşmek ağır gelebiliyor. İşte o zaman yaşam enerjini kaybediyorsun. Tünelin içine girip o ışığı tekrar bulabilmek çok zor.

Kadere inanır mısın?
BENNU: Kader dediğin şeyi kendin çizersin. Şu an bambaşka bir yerde olabilirdim, bambaşka bir hayat sürebilir, başka çocuklarım olabilirdi. Hayatın akışına kendini bıraktığın zaman kaderini de sen belirliyorsun.

Uzaktan insanlara çok parıltılı bir yaşamın var gibi duruyor. Şanslı biri misin sence?
BENNU:
Nasıl bir şanstan bahsediyoruz? Şanslı doğmak mı? Ben kendimi başka insanlara nazaran şanslı görmüyorum. Ben de mücadele eden, dört çocuğa bakan normal bir insanım. Tamam, belki ailemden gelen hem kültürel hem de biraz, “biraz” ama “çok” değil, maddi imkânlarım var ama para içinde de yüzmüyorum. Ben de hayatımı kazanmak zorunda olan bir vatandaşım sonuçta. (Bir an duruyor, “Vay be!” deyip elini yumruk yaparak masaya vuruyor, sonra da kahkaha atıyor.) Vatandaş!

Miro yine odaya geliyor. Hafta sonu arkadaşında kalmak istediğini ama ödevlerini bitirmediği için nonna’sının izin vermediğini söylüyor. Bennu arkadaşında çalışacağının garantisini aldıktan sonra, nonna’sıyla konuşup halledeceğini diyor. Bennu’nun annesi Canan Gerede, nam-ı diğer nonna giriyor bu sefer içeri. Ödev konusunda anlaşıyorlar. Arada Dilan gelip ne zaman kaykaya gideceklerini soruyor. Daren ise yanımıza hiç gelmiyor çünkü çocuklar eve gelmeden önce Cem’le hamburgerciye gitmiş olmanın huzuru içinde film seyrediyor.

Hep uzun soluklu ilişkiler yaşadığını gördük. Bir ilişkiden ne bekliyorsun?
BENNU: Ben monogamiye inanıyorum ve uzun vadeli ilişkilere kendimi vermeyi seviyorum. Çünkü bir gecelik ilişkilerdeki o arayış bana boş geliyor. Çünkü sonuna kadar gitsin istiyorum. Benim hoşuma mı gidiyor üç çocuk yap ayrıl, bir çocuk yap ayrıl, evlen, sonra yine ayrıl. İstemiyorum ki! Ben de tek bir eşim olsun, hayat arkadaşım olsun, yaşlılıkta da beraber olalım istiyorum. Ben hayata böyle bakıyorum, bunu arzuluyorum. Yoksa o herif, bu herif her şeyi yaşadık zaten. İnsan bir yaşa geldikten sonra sükûnet arıyor, huzur arıyor. Hayatı paylaşıp hem bedenen hem manen başka ufuklara gidebileceği, güvenilir bir hayat arkadaşı arıyor.

Kendinde hata buluyor musun?
BENNU: Mutlaka var. Ne kadar kolay biri olursam olayım benim de zor yanlarım var. Kimse mükemmel değil. Bir ilişki tek taraf yüzünden bitmez. Demek ki bir şeyler karşılıklı gitmiyor.

Erkeklere karşı güven duygun zedelendi mi?SAYFA-BOLUMU
BENNU: Zedelenmedi tuhaf bir şekilde. (Kahkaha atıyor) Normalde pskiyatrlara gidip antidepresanlar almam gerekirken zedelenmedi, evet. Ben her insanın farklı olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla yaşayacağım her ilişki de farklı oluyor.

Cem’le nasıl bir zamanda tanıştın?
BENNU: Artık yaralarım kapanmıştı. Çok mutluydum özgürlüğümden, hayatımdan. Sürekli sosyaldim ve bir arayış içinde değildim. Bir anda karşıma çıktı ve bir şekilde hayatlarımız birleşti. Herhalde aramayınca oluyor.

Ne zaman anladın onun özel bir adam olduğunu?
BENNU: (Gülümseyerek) Tanıştığımın hemen ertesi günü…

Onda farklı olan ne?
BENNU: Muazzam pozitif enerjisi var. Çocuklara olan sevgisi de saf ve temiz bir sevgi. Onlarla kurduğu ilişki çok temiz. Bir çıkar ya da kısıtlama yok. Yalan söyleyemezsin çocuklara. Onlar o sevgiyi hissettikleri zaman açılıyorlar. Belki tanıdığım en “olduğu gibi” erkek Cem. “Ben neysem oyum” diyerek çıktı karşıma. Ondan sonra, çok entelektüel. Beni iş açısından da ileriye götüreceğine inanıyorum. Çok güzel projeler üretiyor. Onun sayesinde sergimi bitirdim iki sene sonra. Resmen son çekimleri iki haftada bitirdik. Celebrations of Love / Aşk Kutlamaları serginin adı. Töre cinayetleri üzerine.

Hayatı paylaşmak dediğin bu değil mi?
BENNU: Tabii… İyi zamanlarda da, kötü zamanlarda da her şeyi paylaşmak… Onun için de kolay değil. Düşün; bir evin içine girmiş, dört tane çocuk var, bunların belirli babaları var. Domestik, monoton bir hayatın içine girip delirebilirsin de.

Çocuklarla tanıştığı ilk günü hatırlıyor musun?
BENNU:
İlk önce Kai’la tanışmıştı, daha sonra büyüklerle tanıştı. O zaman saçları kısa ve dimdikti. Çocuklar onu hiç beğenmemişti. “Ne bu halin, tarzın?” dediler. Sonra bayıldılar ona tabii.

Acaba neler hissetmişti Cem? 35 yaşında genç bir erkek olarak dört çocuklu bir kadını hayatına sokmak nasıl bir şeydi? Bunu en iyi Cem’in anlatacağını düşünerek, onu çağırıyoruz. Her zamanki nezaketi ve tebessümüyle yanımıza gelip, hızlı hızlı anlatmaya başlıyor.

Çocuklarla ilk tanıştığın günü hatırlıyor musun?
CEM BÜYÜKHANLI:
Bir akşamüstü tanıştık. (Bennu’ya hitaben) Bir davete giderken gelip seni evden almıştım. Hatta ertesi gün gazetede ilk defa beraber resmimiz çıkmıştı. Miro benim için, “Ne tipsiz adam bu!” demiş. Bunu da bize Dilan söylemişti. Sonra bir anda kaynaştık, ertesi gün hamburgerciye gittik. Çocuklar zaten çok şekerler, sıcakkanlılar. Bizim belliydi anlaşacağımız. Çocukla nasıl iletişim kuracağını birazcık sezinleyebiliyorsan, onlara cool gelecek paylaşımlarda bulunabiliyorsan, seni hemen kabul ediyorlar “Aa, bizdenmiş” diyerek.

Ya anlaşamasaydınız?
CEM: Ben hiçbir zaman çocukları elde edilmesi gereken bir proje gibi görmedim. Hep yalnız yaşadığım için kendime göre bir realiteyle hayata bakıyordum o zaman. Beğendiğim, beraber olmak istediğim bir insan var ve çocuklarınla anlaşır mıyım diye bile bakmamıştım olaya. Çocuklar beni kabul eder mi etmez mi, n’olur acaba diye bir planlama olmadı. Zaten ne olacağını bilmiyordum açıkçası, flört ederken tanıştık çocuklarla. Çocuklar konseyinden geçmek gibi bir durum yoktu. Başka türlü çocuklar olsalardı, farklı olurdu. Bu çocuklar çok özeller, akıllılar. O konuda şanslıyım.

İnsanlar, özellikle erkekler çocukların getirdiği sorumluluktan kaçarken senin hayatına dört çocuk birden sokman zor olmadı mı?
CEM: Biri üç, biri dokuz, diğer ikisi on yaşında dört çocuk. Hepsi de farklı yaşların farklı güzelliklerini taşıyor. Kendi babaları var, iyi bir anneleri var, zor entegre olunacak bir aile ortamı yoktu. Zaten işleyen bir düzenin içine girdiğim için asıl sorumluluklar anne ve babaların üzerinde. Benim şansım, çocuklarla bütün güzel vakti benim geçirmem. Babalar benim yaşadıklarımı görseler acaba özenirler miydi? Çünkü benim çocuğum olmuş olsalar, bunları bir başkasının paylaştığını görmek, belli bir hayat seçiminden dolayı orada olamamak ve bunu takdir etmek bir olgunluk gerektirirdi herhalde. Biz devamlı eğleniyoruz çünkü oğlanlarla. Anne her zaman disiplin, otorite. Baba da kendine göre eğlenceli ve otoriteli. Bana kalan kısmı düzgün örnek olup, mümkün olduğunca eğlenmek; film seyretmek, parka gidip skateboard yapmak, resimden konuşup, playstation oynamak. E ufaklık da atlayıp zıplıyor zaten. O yaşın güzelliği. Onun haricinde bir şey kalmıyor ki. Zaman içerisinde bana daha önemli sorumluluklar yüklenirse, ya da ben yapmak istersem o da farklı bir konsept. Bu çocuklar yetim ve öksüz değiller.

Hayatlarında iki baba figürü olması ilişkinizi nasıl etkiliyor?
CEM:
Çocuk sahibi olmayınca, böyle hazır dört tane çocuk olduğunda, öncelikle benim de bir çocuğum olsun telaşına girmeden var olanları yaşamak çok güzel. Kai dışındakilerin üç dört senesi kaldı kendi sosyal hayatlarının başlamasına. Burada kaçırılmayacak şeyler var. On, on beş sene sonra evden yavrular uçmuş olacak sistemin içine. O yüzden bu senelerin kıymetini bilmek lazım. Burada kendinle barışık olman gereken tek şey şu; seviyorsun o çocukları netice olarak ve karşılıksız sevmeyi bilmelisin. Sahipleneceğin nokta belli yere kadar çünkü gerçekten onların ebeveyni var. Babanın ve annenin otoritesini geçemezsin. Bu çocuklarla yüzde yüzü paylaşsan bile belli noktaya gidebilirsin. Bu tabii annenin yanı sıra babaların da tasvip etmesine bakıyor. Hepimiz medeniyiz zaten. O aradaki denge de neden kurulmasın? Gayet güzel gidiyor her şey.

Evlilik nasıl gidiyor?
CEM: Evlilik böyle olması gereken bir şeydi kafamda kurduğum kadarıyla. Sevgi ortamı, belli bir düzen ve sadakat. Bennu’da bunları bulabiliyorsun. Her konuda kendiyle barışık bir insan. Yaşanmışlığı da var, yaşama arzusu da. Yapılacak çok şey var, paylaşılacak da çok şey var. Kim çocuklarını paylaşabilir bir başkasıyla bu kadar rahat? O da önemli. Benim düzenim iyi açıkçası. Bu da bana kısmetmiş diyorum, başka ne diyeyim?

Evlilik aşkı öldürüyor mu?
CEM:
Bizim tutkumuz devam ediyor, hiç değişmedi. Benim hissettiğim kadarıyla… Bilmiyorum o nasıl hissediyorsa. (Konuşmanın başından beri Cem’den gözlerini bir an olsun ayırmayan Bennu gülüyor). İnsanın kendisiyle beraber gelen o yükü karşı tarafa hissettirmemesi işin en önemli tarafı. Canan Hanım’ın (Bennu’nun annesi) bir lafı var; diyor ki bizim yaşlarımızda tanıştığında herkes kendi yüküyle beraber geliyor. O yüzden beraberlikler zor olabilir. Her çeşit beraberlik… Ne kadar da bir şeyleri aşsan, tortusu kalıyor içinde. Beraber yaşarken mümkün olduğunca bunların farkına varıp, şu anda elinde olanı niye istemiş olduğunu unutmadan yola devam etmek önemli.

Daren geliyor, annesinin göğsüne yaslanıyor ve Cem’e dudaklarını oynatarak artık içeri gelmesini söylüyor. Cem, “Ne zaman mı bitecek? Tamam şimdi bitiyor” diyor.

Bennu sana ne kattı bu hayatta?
CEM: Sevgi.

Çok kazık bir soru biliyorum.
CEM: Hiç de kazık değil. Tüm bu anlattıklarım bu sorunun cevabı aslında. Daren’i kattı, Miro’yu kattı, Kai’ı, Dilan’ı kattı. Şimdi biz yatağa uzanıp filme devam edeceğiz. Belki başkaları kendi çocuklarıyla bile bunu yaşamıyorlar ama ben bunu istemişim, bana gelmiş. Bennu’nun kattıkları da böyle gidiyor.

BENNU: (Şımarık bir edayla) Sadece o kadar mı?

CEM: (Aynı tonla) Aşkım, başka bir sürü şey kattın biliyorsun ama onları da mı söyleyeyim? Onlar benim. (Birbirlerine öpücük gönderiyorlar ve Cem film seyretmek üzere çocukların yanına gidiyor.)

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap