En Janti Kötü: Nuri Alço

Berin Yavuzlar

Seksenlerin kült ismi, Türk sinemasının kötü adamı Nuri Alço bugün bir efsaneye dönüşmüş durumda. “Gazoza ilaç atma” gibi bir eylemi zihnimize kazıyan Alço; hacı anne babanın oğlu olarak yaşadığı zorlukları, Yeşilçam’ın bugününü, Fatma Girik’li, Ahu Tuğba’lı setlerin farkını, bu uğurda nasıl çalıştığını ve fakat oyuncu olarak hakkının verilmediğini anlatıyor.

Her zamanki gibi özenle giyinmiş. Jilet gibi takım elbisesi, cebine dikkatle yerleştirip ara sıra kontrol ettiği mendili, önü her daim açık gömleği, ucunda kalpli nazar boncuğu olan kalın altın kolyesi, serçe parmağındaki pırlanta yüzüğü ve yine taşlı saatiyle Nuri Alço film karesinden çıkmış gibi. Sert bir duruşu, otoriter bir havası var; ama bir o kadar nazik ve sıcak biri. Çok yüksek olmayan bir ses tonuyla “hayatım, canım” şeklinde sesleniyor size hep. Sizi kapıda karşılıyor, içeceğinizi bardağa o koyuyor, azaldıkça yeniliyor. Konuşurken direkt gözlerinize bakıyor. Başta biraz panik oluyorsunuz. İlaçlı gazozlar, disko topları, Cherry Cherry Lady ile dans eden insanlar, robdöşambırlı zengin bir adam, sabahleyin çıplak uyanan Ahu Tuğba filan tek tek gözünüzün önünden geçerken, kısa zaman sonra karşınızda Yeşilçam’ın değerli aktörlerinden birinin oturduğunu algılıyorsunuz.

 

 

Ailenizin tepkisi nasıl oldu sizin “kötü adam” olmanız üzerine?

İlk başta tabii hacı anne babanın oğlu olarak ters tepki aldım. Ben de dinine bağlı, Kuran’ı hatmetmiş, Ramazan’da oruç tutan biriyim ama onların dünyaları başka benimki başka. “Oğlumuzu kaybettik. Acaba gerçekten böyle mi yaşıyor” diye düşündüler. Sonra sonra alıştılar.


Kariyeriniz nasıl gelişti?

Eczacılık eğitimi alırken son sınıfta bıraktım. Bir müddet bankada çalıştım. Ardından Günaydın ve Saklambaç gazetelerinin fotoroman yarışmalarında kral seçildim ve mankenlik yaptım. Bu yola nasıl girdiğimi ben bile tam kestiremiyorum. Kral seçilmemin ardından film teklifleri geldi. Ah Bu Dünya ilk filmim. Kayıp Kızlar ise dönüm noktası oldu benim için.


Takım elbiseli kötü adam karakteri nasıl çıktı ortaya?

Türker İnanoğlu öyle bir çizgi çizdi bana. Kötü adam, kılık kıyafeti düzgün olmayan adamdır. Ama o çok şık giyinen, çok yakışıklı birinin oynaması kararını aldı. Oynadık, başarılı da oldu.


Siz mi sinemadaki Nuri Alço’yu yarattınız, sinemadaki Nuri Alço mu sizi yarattı emin olamıyorum. Rolünüze çok şey kattığınızı düşünüyorum.

Öyle bir adamı oynamak hayatımda en zorlandığım şeylerden biri. Rolün gerektiği neyse ben onu yapmaya çalıştım. Mafya ise onların tavırlarını, davranışlarını, yanlarında bulunan kişilere nasıl davrandıklarını inceledim. Sonra da aynısını aksettirdim. Ayna karşısında çalıştım, mücadele ettim. En iyisini yapmak gerekiyordu, onda da başarılı oldum herhalde. Ondan sonra arka arkaya benzeri işler geldi.

 

Yapışıp kaldı mı kötü adam rolü?

Tabii… Hangi rolde başarılıysanız yapımcıların gözü sizde oluyor. Kendi filmlerinde kim en iyi şekilde oynayabilir, onun üzerine gidiyorlar. Ben aktör adamım, her rolü oynarım. Benim için hiç sorun yok. Uzaylı Zekiye’de, Nekrüt’te komedi oynadım. Bir aktör her rolü oynamalı. Bu yabancılarda var ama bizde maalesef fırsat verilmiyor.

 

Oyunculuk eğitimi aldınız mı?

Almadım. Ortaokul, lisede tiyatroda oynuyordum. Yeşilçam başlı başına bir okul. Sokağa girdiğiniz zaman yapımcılar, aktörler, patronlar hep oradaydı. Hayatımız hep orada geçerdi. Onlara karşı gösterdiğiniz saygı sizi eğitiyor. Kadir Savun’la filan beraberken büyüklerimiz yemeğe oturmadan biz oturmazdık; benim ağırlıklı rollerim olmasına rağmen ancak davet ederlerse gidip otururduk. Şimdi sabah sete gidiyorsunuz, selamınızı almayanlar var.

Bu kötü karakter hayatınızı etkiledi mi?

Şöyle ki kötü karakter oynamak hakikaten zor. Karşınıza toplumu alıyorsunuz. Devamlı herkese kötülük yapan bir adamsınız. Sevilmeyecek birisiniz ama ben aksine… Böyle kötü bir rol oynadığım için mutluyum. Halk tarafından o kadar çok seviliyor, o kadar çok gündemde oluyorum ki. Her zaman birinin kötü adamı oynaması gerekecek. Bir filmde bir iyi, bir de kötü vardır. Kötünün en iyisini oynamak başarıdır. Ben mutluyum şahsen.

 

Özel hayatınıza nasıl yansıdı bu kötü adam imajı?

Hanımlar tabii tedirgin oluyordu ama beni tanımaya başladıkça gayet yumuşak bir insan olduğum ortaya çıkıyordu. Centilmen bir erkeğin yapacağı her şeyi yaparım ben. Sandalyeyi çekmek, sigaralarını yakmak… Onun için şoke oluyorlar. İşim o benim, rolüm. Mukayese etmemek gerekir.

 

Çapkın mısınız peki?

(Gülümseyerek) Yoo, o kadar değil. Herkes kadar.

Nasıl oldu da evlenmediniz?

Bir sinema sanatçısı halka mal olmuş biri olarak erken evlendiği zaman pürüzler yaşayabiliyor. Kadın erkek hepsinde var; çocuk yapıp birkaç ay sonra boşanıyor, ortada kalıyorlar. Zamanında ciddi şekilde düşünmüştüm ama vazgeçtim. Ben bunu seçtim. Ancak düzgün bir yaşantım var, gece âlemim yok. Kulüplere gidip onunla bununla görünmektense ben memnunum. Biz öyle gördük. Ne kadar gizli kalırsanız o kadar çok aranırsınız. Yapımcılar bunlara çok dikkat ederlerdi.

Çünkü star olmak böyle bir şeydi.

Evet, bizim devrimizde starlık var. Şimdi insan ne kadar gündemde olursa, ne kadar çok kadınla kızla olursa o kadar teklif alıyor. Bizim zamanımızda set içersinde ilişki yaşanırsa iş verilmezdi. Yıllarca çalıştık Ahu’yla (Tuğba) adımız hiç çıkmadı. Hâlâ da arkadaşımdır. Çünkü film setinde aile ortamı vardı. Şimdi maalesef…

 

Bugünkü set ortamında neler farklı?

Bir sette çalıştım, adını vermek istemiyorum. Kız hayatta tek bir filmde oynamış, bana oyun vermeye çalışıyor düşünebiliyor musunuz? Ben yönetmene “Hocam” diye hitap ediyorum, o adıyla hitap ediyor, “Yavrucum” bilmem ne diyor. Orhan Elmas, rahmetli, asistanı bir hata yaptığı için koskoca Necla Nazır’ı nasıl azarlamıştı. Hüngür hüngür ağlamıştı. Düşünebiliyor musunuz? Filmin patronu yönetmendir, parayı veren değildir. Ona da “Hoca” diye hitap edilir. Biz öyle gördük.

 

Başka ne değişmiş dünden bugüne? Oyunculuk anlayışı farklı mı?

Birkaç yıl önce Allah’a yakaran bir adamı canlandırdım. Yönetmen “Prova yapalım” dedi, ben; “Direkt çekelim” dedim. Tabii onlar alışmamışlar. İlk çektiğinde benim gözlerim doldu, şakır şakır ağladım. Yönetmen yapışmıştı ekrana. “Ben,”dedi, “Böyle şey görmedim. Bundan sonra sana prova çekmiyorum” dedi. Oyunculukta ilk çekilen sahne bence en geçerli, en duygusalıdır. Bunda tabii kılık kıyafetin de çok önemi var. Fatma Girik mesela köyde çalışacaksa köylüden kendi tipine uygun bir elbise bulur, onun üstündeki kullanılmış elbiseyi giyer, köylü kadına yeni elbise alırdı. Şimdikiler yeni dikilmiş, belli. Yaşanmamış o elbiseyle. Elbisenin o kokusunu alacaksın. Bir hamalı oynuyorsan, o hamalın kıyafetlerini giyeceksin. Yaşayacaksın onu.

 

Oyuncu olarak hakkınızın verildiğine inanıyor musunuz?

İnanmıyorum. Şu andaki dizilerde hattı zatında oynamam lazım. Yeni nesilde bir gruplaşma var; yönetmenleri, oyuncuları tanımıyoruz. Yeni nesille Yeşilçam arasında bir kopukluk var. Bu da neden kaynaklanıyor bilemiyorum. Belki de bizlerle çalışmaya cesaret edemiyorlar.

 

Adeta bir efsaneye dönüştünüz. Bir ara Facebook’ta Nuri Alço uygulaması bile vardı. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?

Dünyada hiçbir aktörün başına gelmeyen bir olayla karşı karşıyayım. Duvarlarda ismim yazıyor ve de sevgi sözcükleri. Bunları yapanlar gençlik. Bir sabah kalkıyorsunuz Paris’te Eyfel Kulesi’nde, Küba’da, köprü altlarında, trafo direklerinde, Türkiye’nin her ilinde, kayalarda, taşlarda adınızı görüyorsunuz. Çok onur verici bir şey.

 

Hollywood’da olsanız Marlon Brando gibi kendinize bir ada alabilecek konumda olurdunuz. Yeşilçam emekçilerinin durumu nedir?

Hakikaten çok zor durumda olan arkadaşlar var. Şu anda Türk sinemasına baktığınızda belki dünya tanıyor ama bir hastalansak, hastane sahibi eşimiz dostumuz olmasa maalesef rezil olacak durumda olabiliyoruz. Çünkü sigortalı değilsiniz. Kendiniz öderseniz sigortalı oluyorsunuz. E bu adam bu kadar yıldır filmlerde çalışmış, ispatı var. Ama maalesef… Şimdi Oyuncu Sendikası bu konuda önemli çalışmalar yapıyor. Ya bizde sanatçıya hiç değer verilmiyor. Hattı zatında düşünseler ben kaç yıldır çalışıyorum? Gününü sayarsanız, yaşıma da bakarsanız zaten emekli olmam lazım.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap