Fuat Güner Üzerine

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Fuat Güner artık bir efsane. İnanılmaz ama üç nesil onun şarkılarını dinliyor. O da bundan çok memnun, durmayı aklından bile geçirmiyor. Bir yandan Fuat Güner Project gibi bir grubu hayata geçirirken diğer yandan özel hayatında mutluluğu kovalayıp, kendi deyişiyle sevginin gerektirdiği fedakârlıkları göze alıyor.

FUAT GÜNER PROJECT

MFÖ gibi bir grupla tarihe geçmişken Fuat Güner Project neyin arayışı?

Bu benim müziğe olan sevgimden kaynaklanan bir arayış. Yıllar boyu o kadar güzel şarkılar dinledim ki. Benim oldies but goldies dediğim, Mazhar Fuat Özkan’ı kurmadan önce söylediğim altın şarkılar. Bir gün İpek (Menajeri ve sevgilisi İpek İyier); “Madem bu kadar seviyorsun, güzel de söylüyorsun, neden bununla ilgili bir şeyler yapmıyorsun?” dedi bana. Tabii beni buna ikna edene kadar bayağı bir uğraştı. Bende “Tamam, tamam yaparız” hali vardı çünkü. Sonunda hayata geçirdik. Çok fazla şarkım var. MFÖ olarak da artık sadece konserler için bir araya geliyoruz. Yeni albüm yapacağımızı sanmıyorum. Herkes bir yerlere dağıldı. Ben de bu grupla, solo albümlerle devam ediyorum.

Bu gece konseriniz var. Neler çalacaksınız?

Öncelikle benim topluma mal olmuş şarkılarım, Ele Güne Karşı’dan tut da Yalnızlık Ömür Boyu’na kadar. Ve tabii solo albümümdeki bazı şarkılar. Bunların yanı sıra Sting’den, Eric Clapton’dan, Maroon 5’tan şarkılar çalıyoruz.

Geçen yıllarla birlikte değiştiniz mi?

Mutlaka. Çünkü seneler geçtikçe insan kendiyle ilgili de bir hesaplaşma içine giriyor; neleri doğru yapıyorsun, neleri yanlış yapıyorsun, nerede eksiğin var… Nerede eğitimsel olarak eksiğin var mesela onu da fark etmek ve eksikliğini tamamlamak zorundasın.

Bazı yönlerinizi törpülediniz mi örneğin ya da hayata farklı bakmayı öğrendiniz mi?

Tabii ki… Daha önce paraya hiç değer vermemişim mesela, hiç! Öyle saçmışım ki, ama şimdi diyorum ki o kadar da saçmamalıymışım. Bazı şeyleri sonradan anlıyorsun. Tabii İpek’in çok büyük etkisi var; yanında akıllı bir partnerin olursa bazı şeyleri sana söylüyor, “Haa” diyorsun sen de… Bir de ben kritikleri ve kendi hatalarını görüp kabul eden ve onları düzeltmeye çalışan biriyimdir.

O bir meziyet zaten.

Doğru. Kimisi aynen olduğu kalınlıkta devam eder.

Cesur musunuz? Her anlamda soruyorum bunu.

Çok cesurumdur çünkü benim şöyle bir lafım var, daha evvel röportajlarımdan birinde de çıktı; ölüm tehlikesi hissetmediğim sporları yapmak istemezdim. Paraşütle bir yerden atlayayım isterdim mesela. Antalya’daki şelalelerin üzerinden balıklama denize atlardım. Severim böyle tehlikeli şeyleri, herkesin yapmak istemediği şeyleri yapmaya bayılırım. Koç burcuyum, enerji fazlası var. “Niye o yapıyormuş da ben yapmıyorum” derim. Mesela en son Felix’e (Baumgartner) takıldım, 39 kilometreden atladı ya… O heyecanı aynen hissettim, dedim ki; “Ben de orada olsam aynen oradan atlarım aşağıya.” Öleceğim falan diye düşünmüyorsun öyle anlarda. Bu biraz salaklık mıdır orasını bilmiyorum, ama seviyorum tehlikeyi.SAYFA-BOLUMU

Peki ya mutluluk?

Benim için mutluluk devamlı bir şey değil. Mutluluk anlık bir şey. Yıllar önce  Amerika’ya tedaviye gitmiştim. Tek başınaydım otelde ve bir aydınlanma gelmişti, sonra da şöyle yazmıştım; “Büyük hayaller, büyük umutlar peşinde koşmaktan küçük mutlulukları göremez hale gelmişiz. Bir çiçeği koklayamamışız, yıldızlara bakmayı unutmuşuz.” Çoğu insanın deniz manzaralı evi var, acaba kaç kere pencereden denizi seyrediyor diye merak ederim. İnsan mutluluğun farkına varmalı, kendini bulmalı. Benim oğlum doğduğunda o kadar çok turne vardı ki tadını çıkaramadım ve dert olmuştu. Şimdi arkadaşlarımın çocuğu olduğunda “Aman” diyorum “kıymetini bilin, gözünüzü seveyim. Onun o tatlı anlarını kaçırmayın. O güzellik üç beş sene sonra kalmayacak.” Bir de tabii sevmek konusu bile başlı başına bir kompozisyon konusu. Çünkü çoğu zaman fark ettiğim şu; “Seviyorum” diyenlerin çok da sevdiğini zannetmiyorum, yalana çok teşne bir kelime o. Gerçekten severek mi söylüyor yoksa iş olsun diye mi seviyorum diyor, orası soru işareti.

Nasıl anlarız bunu?

Kime göre, ne derece, nereye kadar paylaşıyorsun bir şeyleri? Egonun izin verdiği kadar mı, yoksa gerçek anlamda mı paylaşıyorsun? Fedakârlık edebiliyor musun? Bir laf vardır dervişler için söylerler; “Paspas olması gerekir dervişin, gelin beni çiğneyin, üstümden geçin.” Bunu ne kadar kabul edebilirse bünyen o kadar insansın.

Peki oğlunuza dönecek olursak, yılların mesafesini kapadınız mı?

Benim oğlum 31 yaşında, evli barklı ama yine de yeni tanışıyoruz.

SAMİ GÜNER

Babanız Sami Güner’le ilişkiniz nasıldı?

Benim babam ünlü bir fotoğraf sanatçısıydı. Ben de onu az gördüm, sürekli seyahatlerde olurdu. Benim profesyonel olarak müzikle uğraşmamı istemezdi, ta ki Eurovision’da bizi seyredene kadar. “Ben sizin bu kadar iyi olduğunuzu bilmiyordum” dedi bana.

Müzisyen olup da para kazanamazsınız diye düşünmüştür belki de

Tabii “çalgıcı mı olacaksın” durumu vardır ya. Yine de bize müştemilat tutmuştur müzik yapalım diye ve yanındaki bakkalda hesap açtırmıştır aç kalmayalım diye, bize çok yardım etmiştir.


Kendisi de zor bir iş seçmiş aslında

Ama Merkez Bankası’ndan 25 sene sonra emekli oluyor, ondan sonra fotoğrafçılığa geçiyor. Kemal Baysal’la ortak oluyorlar ve orada çektiği fotoğraflarla tutuluyor. Dünya çapında kitapları vardır.

Size ilk gitarınızı kim aldı?

Dayım vermişti. Ben gitar çalmak istiyorum deyince dayım; “Sana bir gitar vereyim ama sapı gövdesinden ayrı, tamir ettir, çal” dedi. Marangoza götürdüm, yapıştırdı ama tabii bir süre sonra kullanılamaz hale geldi. Sonra o gitardan model uçak yaptım.

Model uçak konusunda iyisiniz diye duydum.

Türkiye’de model uçak yapma konusunda iddialılardan biriyimdir. Model uçak nasıl güzel yapılır diyeceksiniz. Kaygısızlar grubunda bas gitar çalan Semih Oktay’ın lafıyla cevap vereceğim; zımpara. Ama öyle rastgele yapılan zımpara değil, bir saatte yapılır o zımpara ve o zaman mükemmel olur. Sabır işi, rehabilitasyon gibi bir şey; iki tane salak tahtayı birbirine 45 derece oturtacağım diye hiçbir şey düşünemez hale geliyorsun.

Hayatınızın kilometre taşlarından bahseder misiniz? Hayatınızı etkileyen dönemlerden, insanlardan…

Birincisi St. Joseph’te okumuş olmak. Hayatımda, benim yetişmemde çok önemli bir yeri var. İkinci Mazhar ve Özkan’la bir araya gelip o sesi duyduğum, Allah herkese bunu nasip etmez diye düşündüğüm an. Bu özel bir şeydi. Üç ayrı insan bir araya geldiğinde böyle bir ses tınlamayabilir. Bizimki güzel oldu, hepimiz zaten ona tav olduk. Bu kadar yıldır kopamamamızın sebebi de bu. Üçüncüsü de mühendislikten istifa ettiğim gündür, 8100 lira maaşla çalışıyordum özel bir şirkette. Bir reklam müziği yaptık 125.000 lira para aldık; bir senelik maaşımdan daha fazla. O akşam işi bıraktım.

Ne zamandı?

1979… Dördüncü dönüm noktası Ele Güne Karşı albümünün yapılmasıdır. O bizi tamamen yukarı götüren şeydir. Evlilik çoluk çocuğu saymıyorum, onlar herkesin hayatında bir dönüm noktasıdır zaten. Bir başka dönüm noktası müzik stüdyosu açmam oraya yatırdığım parayla Bodrum’da arsa alsam şimdi trilyoner olmuştum. Biliyorsunuz stüdyoda 50.000 liraya aldığın şeyi on sene sonra 5000 liraya satamıyorsun, dolayısıyla bir dönüm noktası da odur.

Çok pişman olmuş gibi konuşmuyorsunuz.

Hayatımda hiçbir şeyden pişman olmadım. Hayatta yaşamaktan zevk alan bir çocuktum, kötümser bir insan değildim. O yüzden çok fazla şikâyet edecek bir şey yaşamadım ama hayatı anlamak şimdiye nasip oldu. Keşke daha erken fark edebilseydik her şeyi. Ama buna da şükür, hiç anlamadan gidebilirdik.

Hiç anlamadan veya o yolda hiçbir şey yapmadan…

En son dönüm noktası da hanımefendi… (Hemen yanında oturan İpek İyier’i göstererek)

Sadece aşktan bahsetmiyorsunuz sanırım.

Tabii tabii, her şey onun içinde. Aptal dostum olacağına akıllı düşmanım olsun diyenlerdenim. Aptal adama hiç tahammül edemem, tam tersi birisi benimle didişmeli. Ben direnmeliyim, o benim direncimi kırmalı. O daha hoşuma gidiyor benim.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

21 Yorum

  1. Aldatmak eyleme geçmekle başlar,eğer kişinin aklında öyle bir düşünce önceden belirdiyse iradesine hakim olmalıdır ve sonradan pişman olacağı bir şeyi asla yapmamalıdır.İnsanları hayvanlardan ayıran özelliklerden biri düşünmek ve iradeye hakim olmaktır.Bence aldatanlar affedilmemelidir.Çünkü bir kez aldatan ve affedilen kişi her zaman gene affedileceğini düşünerek başkalarıyla aldatmaya devam eder.

  2. Aldatmak eğer duygusal bağlılıkta varsa aldatmaktır bence…. İlişki boyutundaysa…..

  3. Ben aldatmanın ciddi bir hastalık olduğunu düşünüyorum.
    Benim gözlemlerime göre sadece eşler arasında değil ikili tüm ilişkilerde kişi kendini yetersiz hissettiğinde aldatmaya yöneliyor.
    Örneğin iki kız arkadaş; biri diğerinin önüne farkında olarak veya olmayarak bir şekilde geçti ise diğeri de kendini bu konuda yetersiz hissediyorsa, arkadaşındaki gelişim veya olumlu bu değişimden mutlu olmak yerine onu aşağı çekmek için öncelikle ona zarar verebilecek kişilerle arkadaşlık kurarak daha önce çok sevdiği bu arkadaşını aşağı çekmek için elinden geleni yapabiliyor.

    Eşler arasında ise;evlilik öncesi çiftlerin birbirlerine olduklarından farklı davranması (dürüst olmayıp dolaylı aldatmaları) en önemli unsur. Gerçek yüzler ortaya çıktıkça her şey değişebilir.

    Kadın beklentilerin karşılanamaması durumunda erkek ise komples ve egolarına yenik düşmesi durumunda aldatmaların başladığını düşünüyorum. Kendisini eşinin arkasında gören birçok erkeğin eşlerini bu nedenle aldattığını gördüğümü söyleyebilirim.

    Günümüzde basın yayın organlarındaki dejenarasyonun tek eşlilik ve aile kavramına ciddi boyutlarda zarar verdiğini düşünüyorum.

    Ülkemizde kişisel gelişimini tamamlayamamış bir sürü yetişkin var. Bilinçli bir toplum olamadığımız sürece dejenere olmaya devam edeceğimizi hatta kısa bir süre içerisinde evlilik kavramının tamamen kalkacağını düşünüyorum.

    Son olarak hiçbir zaman aldatılanın zarar gördüğünü düşünmüyorum. Asıl aldatan için durum trajik, bu yapıdaki insanlar hayatları boyunca kendilerini aldatarak yaşamaya devam ediyorlar.

    Bizi hayvanlardan ayıran özelliklerimizi yitirmemeliyiz. Düşünmek allahın bize verdiği en önemli özellik ve iyi düşünebilmek için kendimizi devamlı geiştirmeliyiz.

  4. Bence aldatmak beyinde başlar. Bir başka ilişkiyi (YA DA TEMASI ) düşünmek demek buna ihtiyacın olduğunu gösterir ki eyleme dönüşsün ya da dönüşmesin bu aldatmaktır.

  5. Akıldan geçirmek, arzu etmek, hayal etmek, hayaline heyecan gibi duygular eklemek…. her şey aldatmaktır…
    ama kimi önce kendini, çünkü aslında var olmayan, tatmin yaratmak yerine açlığı derinleştiren, yalan bir ilişkiye kendini mahkum etmiş kişi, hayallerle ya da hayallerin eyleme dönüştüğü “kaçamaklarla” kendini kandırmaktadır.
    Ne diyelim;? Affola… 🙂

  6. Aldatan kişi sadece kendini aldatır bence. Kendine yalan söyler kendine ihanet eder. Aldatma diye bir şey yoktur. Evren her şeyi bilir ve kişilere gerektiğinde geri döner. Kişi ne yaparsa kendine yapar. Dürüstçe söyledikten sonra her şeyi yapabilirsin ÖZGÜRSÜN. Kartlarını açık oynadıktan sonra.

  7. Bunun sınırı, insanların birbirlerine olan tavırlarıyla ölçülüdür bence. Eğer bir insan, birlikte olduğu kişiye “benim gözüm sadece seni görüyor” deyip de, akşam evde, sokakta gördüğü kızı düşünüyorsa ….!
    Evet bu aldatma oluyor, vaat edilenle gerçekler örtüşmüyor çünkü.
    Fakat ilişkiye başladığı kişiye; “ya güzel birini gördüğümde ona bakmaktan, onunla konuşmaktan ve kur yapmaktan hoşlanıyorum. Ben böyle bir insanım ve bu değişmeyecek” diyen birine de kalkıp “dün gece nerelerdeydin; yoksa beni aldattın mı?” diye sormak bile abesle iştigal. Bu ancak soran kişinin “kendi kendini aldatması” olarak yorumlanabilir.
    Not:Örnekler biraz duygusuz ve uç gelebilir ve uygulaması yapılamaya da bilir.. 🙂

  8. Aldatmak erkekliğin şanındandır. Hangi erkek ben hayatta kimseyi aldatmam hiçbir zaman sevgilimi karımı aldatmadım demişse halt etmiştir. O palavraları ancak saf kadınlar yer. Her erkek aldatır. Siz onu bunu boş verir de erkeklerin aldatması neyse ya kadınlara ne demeli….

Yorum Yap