İskender’in Zamansız Şarkıları

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Üç yaşında davul, beş yaşında piyano çalmaya başlıyor İskender Paydaş. Yine aynı yaşta ilk single’ını çıkarıyor. “Dahi çocuk” olmak kolay değil, hayat farklı bir mücadele içinde geçiyor. Çocukluğunu bir türlü yaşamamak, çevresinin beklentileri derken kendi deyişiyle müziğin fantastik dünyasına sığınıyor. İskender Paydaş bugün 43 yaşında. Mirkelam’ın Her Gece’sinden Şebnem Ferah’ın Bu Aşk Fazla Sana’sına, bildiğiniz birçok şarkıya ruh katan özel bir adam. Geçtiğimiz günlerde Zamansız Şarkılar adlı bir albüm çıkardı. Mustafa Ceceli, Kenan Doğulu, Teoman gibi isimler onun farklı hikâyeler düşleyerek zamana uyarladığı ve yeniden aranje ettiği şarkılarını seslendirdiler. Albümün büyük başarısının sırrı Paydaş’ın sözlerinde saklı: “Müzikal anlamda insanları şaşırtmak, goller atmak hayatımın sonuna dek sürecek.”

 

Dahi çocuk olmak nasıl bir şey? Ağır bir yük mü?

Ben sırf bu nedenle konservatuarı bıraktım. Bazısı kaldırır bazısı kaldıramaz. Çok üstüme gelinmeye başlanmıştı. Çocuk psikolojisi için kolay değil. O beklenti bazen insanı yorabiliyor. Yaşıtlarınız başka şeylerle ilgilenirken ve sizin ne demek istediğinizi anlamazken, siz bambaşka yerlerde başka disiplinlerde zor çalışma saatleri geçiriyorsunuz. O yaşlarda insanda güvensizlik yaratıyor. “Benim ne farkım var diğer çocuklardan da ben böyleyim” gibi sorgulamalar başlıyor. Sanki bu kötü bir şeymiş gibi hissediyordum. Sokaktaki arkadaşlarımla misket oynamak isterken Chopin çalışmak zorundaydım. Onu seviyordum ama diğerlerinden farklı olduğum için de kendimi kötü hissediyordum. Çok hassas bir durum. Michael Jackson bunun en şiddetlisini yaşayanlardan.

Ailenin tavrı tabii önemli. Micheal Jackson’ın babasının yaptıkları malum. Sizde nasıldı?

Ailemin tavrından çok, öğretmenlerimin yüksek beklentisi beni zorladı. Ama müziği seviyorsanız, öyle ya da böyle bir yerden çıkıyorsunuz. Zaten Picasso da klasik resimlerini yedi yaşında yapıyormuş. Çok da iyi resimleri var o yaşta yaptığı. Gerçi onu tetikleyen en önemli olay annesinin ölümü olmuş. Bir yerde sorun varsa, başka tarafta bir şekilde telafi oluyor.

Sizi koruyan neydi?

Beni koruyan müziğin fantastik dünyası oldu. Müzikten nefret etmedim hiçbir zaman. Sadece öğrenme ve uygulama biçimimden zaman zaman çok yoruldum.

Peki bu zorlu çocukluk sizi daha sonraki yıllarda nasıl etkiledi?

Benim hep şöyle bir şanssızlığım oldu. Futbol takımında da oldum, basket takımında da oldum ama çocukluktan kalan bir şeyle, kendimi kabul ettirme ve onaylanma çabası içerisinde hissettim hep. Müzikte de hep grubum olsun istedim. 17 – 18 yaşlarım hep öyle geçti. Hatta Mirkelam’ı da bir grup olarak görüyordum fakat bir türlü olamadı. Bu albümü yapmakta biraz da ondan geç kaldım. Sonunda grup müziğinden ümidimi keserek kendi müziğimi bu şekilde göstermeye çalıştım.

Niye bu kadar çok istemiştiniz grubunuz olmasını?

Babam orkestra şefiydi. Bir pop müzik orkestrası vardı. Bizim evde, salonda prova yaparlardı. O işbirliği beni büyülerdi. Biri gitar çalıyor, biri davul. Kafa kafaya verip bir şeyi hallediyorlar. Benim gördüğüm şey insanların bir araya gelip beraber müzik yapmasıydı. Ben hep öyle bir ekibin parçası olmayı çok sevdim. Tabii ki o ekibi gizli gizli kendi müziğime doğru yöneltmek, onun liderliğini yapmak gibi bir huyum var ama öyle bir işbirliği bizim ülkemizde kolay olmuyor. İkinci bir MFÖ yok, çıkmıyor. Gruplar yeni yeni bir arada kalmayı öğreniyor. Ben bu yalnızlığı ta 13 yaşından beri çektim. Hiçbir grubun içinde kendimi grubun üyesi gibi hissetmedim ve hep yalnız kaldım. Ya ben daha iyiydim onlardan ya da müziğimiz uyuşmadı. Yani ben grupça oynanan oyunlardan biraz dışarıda kaldım hep.

Babanız müzikal anlamda ne kattı size?

İlk müzik dersimi babamdan aldım. Beş yaşında sokakta oynarken beni çağırırdı, tınnn bir tane notaya basardı, “Ne bu?” derdi. “Sol” derdim. “Değil, re!” deyip kızardı bana. Bir dahaki sefere yine aniden çağırırdı, basardı notaya. “La” derdim, “Aferin” derdi. Beyaz Kelebekler olarak Türkiye turnesine çıkılırdı. Ben de yazın onlarla gezerdim şehir şehir. Kamyonlar geçer ya dıt dırı dıt dırı dıı diye. Kornaların notalarını sorardı. Laz türküsü çalardı, kaç kaçlık bu derdi, temposunu sorardı. Beni ani sorularla çalıştırırdı. Eğlenceli bir oyun gibiydi. Başka çocukların bilmediği bir oyun.

Nasıl biriydi? Size hayata dair ne öğretti?

“Bak evladım” gibi konuşmadı benimle ama hem kendine güvenen bir insandır, her şeye olumlu tarafından bakar hem de cesaretlendirir insanı. Mesela ben yedi yaşındayken Taksim’den Kadıköy’e tek başına otobüsle giderdim. Bu sayede hayata erken başladım diyebilirim.

Anneniz peki?

İyi bir aileden geldiği için bana görgü aşıladı. Benim her şeyimin temelinin o olduğunu düşünüyorum.SAYFA-BOLUMU

Yaklaşık 30 yıllık bir profesyonel müzik hayatınız var. Başlangıçtan bugüne müzik değişti mi?

O zaman müzik daha fantastik bir dünyaydı hepimiz için. Şimdi o fantezi dünyasına dalmak ve oradan güzel bir şeyler çıkarmakta zorlanıyoruz. İnsanlar yaptıklarından büyük heyecan duyuyorlardı. Bunun geniş kitleler tarafından sevilmesi tabii ki önemli bir şey ama aynı heyecanı Orhan Gencebay duyarken bir caz müzisyeni de duyuyordu… ki olanaklar şimdiki gibi değildi asla. Hatta biraz acınacak durumdaydı. O fantastik dünyanın içindeyken, o âlemlere dalabildiği ve kendini öyle hissettiği zaman insan iyi müzik yapar.

Ticari kaygı güdüp de iyi müzik yapmak mümkün mü?

Sadece ticari kaygı güdüldüğü zaman zaten bir yanlışlık var demektir. Yaptığınız müzikle ilgili kaygı güdüyorsanız ve iyi olduğuna inanıyorsanız ve bu ticari olarak da başarılıysa, yaşadığınız toplumun bir ferdisiniz demektir. Orada bir yanlışlık yok. Benim müziğime bakacak olursak, kazandığım para ve ticari başarı yaptığım işin yan etkisidir. Amaç ticari başarı sağlamak değil, o müziği iyi yapmak. Konserde bir şarkımı çaldığımda binlerce insanın severek dinlemesi ya da nakaratı benimle beraber söylemesi hayalim vardır. Onu gerçekleştirdiğim zaman bence başarılıyım.

Peki İskender Paydaş aranjör olarak bir şarkıya ne katıyor?

En basit tabiriyle şöyle ifade edeyim. Bir müzik dinliyorsunuz. Her şeyi kapatın, sadece şarkıcının sesini hayal edin. Başka da hiçbir şey duymadığınızı düşünün. İşte o şarkıcının ağzından çıkan sözlerle beraber duyduğunuz melodi neyse, beste odur. Genellikle diyorum ama. Geri kalan her şey de bana aittir, aranjmandır. Davullar, baslar, gitarlar, kemanlar ne duyuyorsanız; söz olmayan ama hoşunuza giden melodiler, ne çalıyorsa hepsi aranjörün yaptığı şeylerdir.

Yer alacağınız projeleri neye göre belirliyorsunuz? İdealist misiniz?

Sevdiğim şarkıları yapmaya çalışıyorum. Orada da asıl kaygım bu şarkıya ne katarım ve bu bana nasıl başarı olarak döner diye bakıyorum. Acımasızca sadece profesyonel işlerde de çalışmıyorum. Herhangi bir karşılık beklemeden destek olduğum projeler de oluyor. Başarı haneme puan yazılsın diye bakmıyorum. Bütün müzisyenler böyledir, iyi bir şeyin içinde olmaya çalışırlar. Bazen daha yüksek paralara geleceği pek olmayan işler olduğunda kabul etmiyorum. Maddiyat ikinci planda kalıyor. Yaptığım işin beni geleceğe taşıması hep daha önemli.

Zamansız Şarkılar albümünde neye dikkat ettiniz?

Şarkıları belirledikten sonra bu şarkıları benim kafamdaki değişik yorumlara ve hikâyelere getirebilecek sesleri seçtim tek tek. Şarkıların sözü ve bestesini saklayarak aranjmanlarını değiştirdim, onları farklı bir ruhla bu zamana taşıdım. Bu yüzden albümde kimse kendi şarkısını söylemiyor. Sadece Mirkelam kendi bestesinin içinde var ama onu da ağırlıklı olarak Atiye söylüyor.

Türkçe popun geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Kendi açımdan çok iyi buluyorum. (Gülerek) Şu anda bir numarayız. Listelerdeki ilk üç dört işe bakacak olursak da doksanlı yıllardaki melodiye ve duyguya dönüş olduğunu söyleyebilirim.

Artık insanların yabancı değil yerli müzikle dans etmek istemelerini nasıl karşılıyorsunuz?

Doğal karşılıyorum, iyi de karşılıyorum. Niye İngilizce müzikle dans edelim ki? Yunanistan’da herkes Yunanca müzik dinliyor ve gayet de mutlular. Genel dünya kültürü Batı’dan Akdeniz’e inmiş durumda. Artık Amerika, Avrupa bizim için ütopik yerler değil. Müzisyenler de zengin, karmaşık, sezgisel dünyadan bir şeyler bulmaya çalışıyorlar. Bu kendini bulma çabası ve doğal gelişim doğru. Biz mesela her çarşamba gecesi Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde çalıyoruz. Normalde çarşamba geceleri İngilizce rock şarkıları çalınır orada. Arada birtakım Türkçe rock şarkıları vardır. Yedinci haftadayız ve repertuarı bir iki yabancı şarkı dışında tamamen Türkçe’ye çevirdik. İnsanlar bunu talep ediyor. Oraya asıl olarak rock dinleyicisi geliyor, Sensiz Olmaz ki’yi çalıyoruz ve herkes hep bir ağızdan söylüyor.

2011’de beğendiğiniz çalışmalar var mı?

Model grubunu sevdim. Albümün bütününü yüzde yüz sevdiğimi söyleyemem ama enteresan bir çıkış yaptılar. Bir yandan da artistik yanlarını ön plana koymalarını çok takdir ediyorum. Benim en önem verdiğim şeydir o. Hayko Cepkin’i de o yüzden severim. Müzik bence yüzde ellidir, geri kalanı ise artistiktir. 2011’de Nilüfer’in rock projesi de iyiydi. Bazı parçalar güzeldi. Atiye’yle yaptığımız Budur şarkısının iyi bir noktaya gelmesi, pop dünyasında taze bir kanın zirveye oturması, ben yaptım diye midir bilmiyorum ama iyi geldi bana. Çünkü o noktada rakibi Ajda Pekkan oldu, bu da gurur verici Atiye için.

Serdar Ortaç’ın yaptığı müziğin Türkçe popa etkisi nasıl oluyor?

Serdar Ortaç bana kalırsa yurtdışında Enrique Iglesias’ın yaptığı gibi dans müziğiyle karışık aşk şarkıları konusunda Türkiye’deki bir ihtiyacı karşılıyor. Özellikle eğlenmeye ihtiyacınız varsa hemen dönüp onun hareketli şarkılarını dinliyorsunuz. Çok karamsar bir durumdaysanız da bazı rock gruplarımızı dinleyip aynı arabesk hisse kapılabilirsiniz. Şunu söyleyebilirim ki eskiden pop müzik, arabesk, fantezi, Türk sanat müziği gibi farklı türler vardı. Artık bunların hepsi birbirine karıştı ve pop müzik adı altında dönüşüm geçirdi. Duygular aynı ama onların ifade edilme biçimleri dönüşüm geçirdi. Eskiden piyanist şantörden dinlediğimiz şarkıyı şimdi pop olarak dinliyoruz. Zaman zaman Sıla bile öyle şarkılar söylüyor. Bu kötü olduğu anlamına gelmiyor, modernleşmiş olduğu anlamına geliyor. Aynı Sıla zaman zaman R&B şarkılar da söylüyor. Aslında hepsi pop. Sevilip dinlendiği sürece pop. Ritim ya da çalma tarzı bence popu belirlemiyor. İnsanlar tarafından gördüğü ilgi belirliyor. Eskiden de Türk sanat müziği poptu. Kavramlar yeni yeni oturuyor Türkiye’de.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap