Kürşat Başar’ın Sanatla İmtihanı

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

 

Bol ödüllü gazeteci, yazar, televizyon programcısı Kürşat Başar, hayatta yeni bir şeyler yapmaktan korkmadı ve otuzundan sonra saksafon çalmayı öğrendi. Sonuç, Keşke Burada Olsaydın: İçinde kendi bestelerinin de olduğu, Sezen Aksu’dan Yaşar’a, farklı sanatçılarla düet yapıp tanınmış pop şarkılarını yorumladığı bir caz albümü.

Bu albüm sizin için ne ifade ediyor?

Günün birinde hep çok istediğim bir şeyi yapabilmenin verdiği keyfi duyuyorum albümü elime aldığım zaman. Albümü olmak değil, önemli olan istediğim seslerin bir araya gelişini istediğim zaman dinleyebilmek.

Hani “Kimsenin yüreğine inanmadığı, her şeyin başkalarına göre kurulduğu bu tuhaf gezegende, otobüse binmeyi de başka şeyleri de öğrenmeyi başardım” diye yazmıştınız ya Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları’nda, bu albüm ya da kendinize olan inancınız bunun bir sonucu mu?

Her zaman inandığım, çok istediğim şeyleri yapmaya çalıştım. Edebiyatta da profesyonel hayatımda da… Müzik de öyle oldu. Ben ne seviyorsam, nasıl duymak istiyorsam bu şarkılar da öyle oldu.

Cazı popüler müzikle/isimlerle bir araya getirmek nasıl bir yaklaşımın sonucu? Şarkılarımı herkes dinlesin mi, yoksa müziğin sınırı yoktur mu?

Sanatın kategorileri beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Caz, klasik, etnik her müzik tarzı bir başkasını etkileyebilir. Sonuçta geçmişten bugüne bütün bu eserler insanlığın ortak mirası. O sesler dünyanın her yerinden, zamanın ötelerinden çocukluğumuzdan beri bizi buldu, onları dinleyerek büyüdük. Burada büyüdüm ama Eskimo müziğini de Cava Adası’nın çanlarını da dinledim. Sonuçta aklınızda, ruhunuzda kalan şeyler size uygun olan sesler oluyor. Onlar bir gün gelip size özgü bir şey ortaya çıkartabiliyor. Bu müziğin çok dinleneceğini, çok popüler olacağını düşünmedim. Çünkü en popüler halleriyle çok önce çalınıp söylenmiş şarkılar bunlar zaten. Ben sadece onları sevdiğim için benim istediğim tarzda çaldım.

Türkülerle pop müzik parçalarını yorumlarken neye dikkat ediyorsunuz? Yazar olarak üslubunuzla müzisyen olarak üslubunuz farklı mı?

Ben hep şuna inanırım, bir sanatçı neyse yaptığı her şey onu yansıtır. Teknik yetkinlik bir yana, ben yine içimden gelen cümleleri çalıyorum; tıpkı yazıda olduğu gibi, elimden geldiğince onu doğru ve güzel çalmayı deniyorum. Olabildiğince güzel duyulan, gereksiz seslerle dolmamış, ritmin altta bizi güzel bir yolda taşıdığı bir yolculuk gibi…

“Tesadüf eseri sahneye çıktım” demişsiniz. Tesadüflere inanır mısınız gerçekten?

Evet, inanırım. Yıllar önce de sahneye çıkmıştım. Yine bazı dostlarımın isteğiyle… Ama bir gün birilerine rastlıyorsunuz, o gün aranızda bir anlaşma oluyor, bir şeyler yapalım diyorsunuz. Demek ki bunun için o tesadüf gerekiyormuş diye düşünüyorum.

Albüme El Gibi şarkısını alıp Sezen Aksu’yla düet yapmışsınız. Sizin için özel bir hikâyesi var mı El Gibi’nin?

Sezen Aksu’nun birçok şarkısını severim ama nedense El Gibi hem müzikal yapısı hem sözleriyle aklımda en çok kalan şarkılarından biriydi. Albüm için kendisiyle konuşurken de aklımda bu vardı.

Yaşar’ın seslendirdiği Kimse Bilmez de sanki özel bir şarkı sizin için, öyle mi?

Kimse Bilmez, çok eski dostum Mehmet Güreli’nin bestesi. Çok yıllar önce onun bir albümünün ev kayıtlarında birlikteydik. Hatta sanırım orada ben de vurmalı bir şeyler çalıyordum provalarda. Uzun yıllar sonra böyle bir albümde bu çok sevdiğim şarkının yer almasını istedim.

S A K S A F O N

Enstrüman olarak saksafonu seçme nedeniniz nedir?

Caz dinlemeye başladığım yıllarda, 16 yaşlarımda sanırım ilk sevdiğim, beni caza çeken albüm John Coltrane ve Cannonball Adderley’in bir albümüydü.  O sıralar gelmiş geçmiş en iyi tenor ve alto saksafon oldukları konusunda bir fikrim yoktu. Yalnızca dinlediğim zaman vurulmuştum. O günden sonra saksafon benim için her zaman en sevdiğim enstrümanlardan biri oldu.

Saksafonun nasıl bir ruhu vardır?

Elbette özel bir ruhu var bence. Hele ki Coltrane’i dinlerseniz insan çığlığı gibi sesler çıkardığını, Dexter Gordon’un yaşlı bir bilgenin konuşması gibi çaldığını, Joe Lovano’nun yumuşacık lirik anlatımını, Michael Brecker’ın sizi alıp deli bir yolculuğa çıkartışını, Bill Harper’ın agresif, yerinde duramayan tonunu dinlerseniz bu aletin ruhunu anlayabilirsiniz.

Kaç yaşındaydınız saksafonu ilk elinize aldığınızda? Ve bir gün çalmayı hayal ettiğiniz -ve sonradan çalabildiğiniz- parça neydi?

Herhalde otuzlu yaşlarımın başındaydım. O zaman ilk aldığım alet çok eski bir bando altosuydu. Yıllar sonra düz bir soprano, derken bir tenor aldım. En son on yıl kadar önce de şimdi çaldığım kıvrık sopranoyu aldım. Çalmayı çok istediğim parçalar var tabii, onların bir kısmını şu an çalıyorum. Bunların içinde özellikle biri El Ciego, Charlie Haden yorumuyla benim TV programlarımın jenerik müziğiydi. Onu hem sahnede hem de albümde, üstelik Kayboldum adıyla Türkçe sözlerle çalmak benim için muhteşem bir şey.

Y A Z A R  O L M A K  M Ü Z İ S Y E N  O L M A K

Yazar Kürşat Başar’la müzisyen Kürşat Başar’ın hayattaki duruşu aynı mı? Her ikisinde de ruhunuzu ortaya koyduğunuza eminim ama sanki müzik yaparken insan daha cesur oluyor ve kendine dair daha çok açık veriyor.

Belki de haklısınız çünkü yazarlar gizlenebilir. Yazı, üzerinde çok çalışılabilen, değiştirebildiğiniz, yeniden kurgulayabildiğiniz yalnız bir süreç. Müzik yaparken, özellikle sahnede çalarken böyle bir şansınız pek yok. Orada çok daha açıksınız, kendinizsiniz. Başkalarıyla birlikte çalıyorsunuz. Öyle gizlenip saklanacak bir yer yok. Aslında o an neyseniz o çıkıyor çaldığınızda.

Yaptığınız müziğe ve seçtiğiniz şarkılara bakarak, “Romantik biri misiniz?” diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Romantik biri olmak, klişe görüntülerle özetlenirse değilim. Ama zaman zaman fazlasıyla duygusal olduğum söylenebilir.

Duygularınızı konuşarak anlatmakta başarılı mısınız?

Hayır, duygularımı konuşarak anlatmakta fazla başarılı değilim.

Çok okunan, bol ödüllü bir yazar olarak farklı bir şekilde insanların karşısına çıkmak, beğenilerini kazanmaya çalışmak zor değil mi?

Evet, zor. Çünkü alışılmış olan şey, ne yapıyorsanız ona devam etmeniz. Böyle bekleniyor. Değişik bir şey yapmak bir anlamda risk almak demek, ama ben bu heyecanı seviyorum. Farklı şeyler yapmanın beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. Ama galiba en önemlisi, yeni bir şeyler yapmak beni sabahları heyecanla uyandırıyor.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap