Modanın Küçük Prensi Ümit Ünal

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

Moda nedir? Bizlere sunulan bir zenginlik mi yoksa dayatma mı? Bu, modanın kim tarafından sunulduğuna bağlı. Tasarımcıların ve tasarım çıkışlı markaların anlamlı seçenekler sunduğunu düşünüyorum, ama dayatma noktasına varan kuramsız hesaplamalar da yok değil. Hatta bu tip hesaplamalar daha da fazla aslında. Bilinçli talepçiler için bunu ayrıştırmak çok kolay.

Moda yirmi birinci yüzyıl itibariyle nasıl bir noktaya gidiyor sizce? Moda, hatta sanat, sıklıkla kendini tekrar ediyor olabilir mi?
Alıştığımız klasik tavırlarından farklı bir yola yönelik bir haritası var tasarım, moda ve sanatın. Fikrin kaliteli olması önemli. Tasarımcısı ve sanatçının söylemleri, mesajları ve kendi topluluğuna vermek istedikleri önemli. Modanın kendini tekrar ettiğini düşünmüyorum ama anlamsız tavırlarından vazgeçen daha bilinçli ve daha yaratıcı bir alıcısı var artık. İnandırıcı olma zorunluluğu arttı. Çoğunluğun kendini sanat ve tasarımda yetkin sanma yanılgısı daha öteye taşıdı sınırları. Bu yüzden daha az şey etkiliyor ve daha az etkileşimli bir kalabalık var.

Dünyadaki toplumsal ya da politik olaylar modayı etkiliyor mu?
Modanın derinliği ile ilgili endişelerim var ama konu tasarımsa, bunun adı moda olmuyor zaten. Çoğunluğu etkileyenin daha kolay sınırları var diye düşünüyorum. Tasarıma, gerçek tasarıma sahip çıkmalı, tasarımcının ortaya koyduğu iş daha entelektüel bir şekilde sahiplenilmeli. Böyle bir ihtiyaç olduğunu düşünen, modayı sığ sularda gören bir algılayış biçimim var. Modanın toplumsal, politik ve kültürel başkalaşımlara sahip çıkabilme derinliğinin olduğunu düşünmüyorum.

Bir yılın renklerini çok önceden belirlediğinizi biliyorum. Neye göre belirliyorsunuz bunları?
Her yıl Intercolour adlı uluslararası bir komisyon kuruluyor ve iki yıl sonrasına ait renk öngörülerine dair ortak bir sonuca varıyor. Ülkemiz adına da Özlem Süer’le ben on iki yıldır bu çalışmaya katılıyoruz. En son, geçtiğimiz Aralık ayında Berlin’de kuruldu bu komisyon. Her delege kendi ülkesindeki ve dünyadaki gelişmeleri gözlemliyor ve bir ön hazırlık yapıyor. Sonra da komisyon toplantısında değişimleri nasıl yorumladıklarını anlatıyor, kendi gözlemlerini sunuyorlar. Sonuçta tüm bu bilgi paylaşımı ortak bir konsept ve renk paleti altında toplanıyor. Bu da tekstil firmalarına, tasarımcılara, trendsetter’lara ve bu konuya ilgili herkese ipucu veriyor. Örnek vermek gerekirse; son toplantıda Özlem’le (Süer) benim ortak temamız sanal gerçeklik, gerçeklik ve yaşam ağacı üzerineydi ki çok ilgi gördü. Ayrıca dünyayı etkileyen gri tablo, ekonomik ve ruhsal krizler uzun soluklu tartışıldı. Tablonun griliğine karşıt pozitif yaklaşımlar dikkat çekiciydi. Tüm bunlar ilerleyen yıllara yön verdi.

Kişinin kendine has bir tarzı olmasıyla rüküş olması arasındaki kıstas neye göre belirlenir?
Bir diğerinin bakışıyla rüküşü tanımlamanın bir anlamı olmadığına inanıyorum. Kişi kendi durumunu yansıtan haller sunmuyor mu? Stil sahibi olmak, kişiye özel bir durum olmalı. Ne kadarsanız o kadarsınızdır. Bir diğerinin algısı –konu giyimse eğer– ne kadar önemli olabilir ki? Özgün ve özgürce seçip kendinizi anlatmayacaksanız sizin kimliğinize dair bir okuma olmaktan çıkmaz mı bu moda stil hali. Ben dünyada böyle bir saptamanın ve estetiğin matematik ölçüsüne karşı duruyorum. Size ait stili, cesaretli duruşunuzu karşınızdaki rüküş olarak tanımlayabilir. Ümitçe bir yaklaşımla diyebilirim ki; bunun anlamı sizi sizden uzaklaştırmak.

Modanın özel hayatınızdaki yeri nedir?
Moda benim bir parçam ama bütünüm değil. Bilmek için, ustalaşmak için yaşamın bana seçtiği bir parçam. Modayı daha anlamlı kılmak adına yakın durduğum tüm disiplinleri ona eklemliyorum. Aslında bir aktarım dili gibi kullanıyorum modayı; kendime dair gelişim egzersizleri gibi. Moda benim yolum, hayatla başa çıkabilme adına sahip olduğum kocaman gücüm.

Siz modaya nasıl yöneldiniz? Çocukken özel bir ilginiz var mıydı?
Ben kendimi bildim bileli babamın terzi atölyesinde vakit geçirirdim. Sekiz yaşlarındayken babamın kenara ayırdığı kırpık kumaşlardan bir çanta yaptım, zaman geçtikçe içimdeki bu istek arttı, bugünlere geldim.

Moda tasarımının yanı sıra arkeoloji okumak size neler kattı?
Çok şey kattı. Yöntembilim diye bir dersimiz vardı. Yapacağımız araştırmanın bir ön araştırma safhası olurdu her zaman. O disiplini üç yıl aldım. Farklı ve dürüst bir şeyler ortaya çıkardığında eninde sonunda anlaşılıyorsun, o zaman da vazgeçmiyorlar senden. Bunun da erken farkına vardım. Özel bir anneye sahibim çünkü.

Anneniz size neler öğretti?
Annem çok önemlidir, o bana koşulsuz sevmeyi öğretti. Koşulsuz sevince de emeğe karşı saygın oluyor. Hayatta yaşadığımız her şeyin bir sebebi, her sebebin de bir yolculuğu olduğuna inanıyorum. Yoksulluk bana göre çok büyük zenginlik. Varlığın varlığını anlıyorsun. Ciddi yoksulluğum oldu ama hiç hayal edemeyeceğim kadar varlığım da oldu. Bu sabırlı olmayı, sıra beklemeyi, sokaktaki herkesin en az senin kadar önemli olduğunu öğretiyor insana. Ben insanın mucize olduğuna inanıyorum. Mucizenin kendisi sizsiniz. Benim hayatımda bir mucize oldu ve başarılı insanlar sınıfına girdim. Bunu dışarıda bir eğitim almadan, sıradan okullarda ve kurslarda eğitim alarak gerçek bir başarı öyküsüne çevirebildim.

Babanız size destek olmuş muydu peki?
Annemle babam benim için yol göstericiydi ama babamın alkol problemi vardı. Çok ciddi eziyet gördük fakat bunun da önemli olduğuna inanıyorum. Benim aşmak zorunda olduğum, gelişmek zorunda olduğum birçok şey vardı. Babam çok iyi bir insandı aslında. Özellikle son dönemi çok güzeldi. Çok güzel duygular yaşadık ama hayatımızın bir dönemi çok sağlıksız geçti. Eskiden annelerini kaybedenlere karşı daha çok sızlardı içim. Şimdiyse çok tuhaf bir duygu. Babanı kaybettiğin zaman feci kaybediyorsun…

Tasarımlarınızda nelerden besleniyorsunuz?
Annemden öğrendiklerim, arkeolojiden öğrendiklerim, sokaktan öğrendiklerim. Bir de işte ne bileyim mesela seninle tanışıyorum, sen sahip çıkıyorsun bana. Bu da çok değerli bir şey. Farkına varıyorsun çünkü. Ben de senin farkına varıyorum. Ülkedeki doğru kişiler doğru kişileri buluyor. Rastlayınca bırakmamak işte bu. Koleksiyonlarıma hayat veren Karl Valentin’e, Amişlere ya da Argo gemisinde Altın Post’u aramaya giden 55 yolcunun hikâyesine rastladığımda da vazgeçemedim onlardan.

Yaklaşık beş yıl öncesine ait ama Karl Valentin’i örnek alırsak koleksiyonunuza onun hikâyesini nasıl aktarmıştınız?
Karl Valentin Alman bir komedyen. Kabare hakkında araştırma yaparken dikkatimi çekmişti. Onunla birlikte Alman estetiğini ve müthiş bir adamın hikâyesini yakalamış oldum. Adam Bavyeralı ve kendi kasabası dışına pek çıkmamış. Almanların çok sahip çıktığı biri ama sadece kendi lokasyonu içinde. Hollywood’da olunca dünya tanıyor ama Münihli bir adamı tanımak o kadar kolay değil, ancak yolunuzun kesişmesi gerekiyor. Karl’ın hayata karşı özel bir duruşu var. Bazı yetenekler duruştandır. Adamın anatomisi yeterli! Uzun bacaklı, sıska bir adam ve genelde çorap giymeyi seviyor. Ben de çorap-pantolonlar ve dar gömlekler yapmayı tercih ettim. Gömleklerin üstünde Karl Valentin fotoğrafları ve nüfus cüzdanı var. Üzerinde anne, babası ve kendisiyle ilgili küçük küçük bilgiler var. İnsanlar onu tanısın istedim.

Karl Valentin karakteri kullandığınız renkleri etkilemiş miydi?
Adam performanslarının çoğunu birahanede yapmış. Kara mizahla ilgileniyor. Koleksiyona o atmosferi vermek istedim. Koyu renkler vardı. Duman rengi, beyaz. Sonuçta komedyen; güldüren bir yanı var. O yüzden yeşil ve fuşya da kullandım. Bir fotoğrafında akordeon çalarken görüyoruz. Bu nedenle gömleklerin önünde plikaşeler var, yani akordeon gibi açılan gömlekler. O yıl benim için Karl Valentin Yılı’ydı; yılbaşı kartlarından tut, insanları selamlama müziğinden, atölyemde çalan müziğe dek…

Son olarak İstanbul Mantolanıyor projesiyle adınızı duyduk. Projenin amacı nedir?
Bu enerji tasarrufu konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayan bir proje. Benim son koleksiyonum da Amerika’da komün hayatı yaşayan Amişleri işaret etmekteydi. Modern yaşantıyı reddeden, 1500’lü yıllardan bir başlangıç öyküsünü ve kişilerin yaşantılarını işlemek istemiştim. Mavi Kale’den proje teklifi de aynı dönem gelmişti. Benim koleksiyonumla insan olmanın ve insani değerlerin korunmasıydı vermek istediğim asıl mesaj. İki proje de sahip olduğumuz gücün korunmasına yönelik bir yaklaşım içeriyor. Mantolama; korumak, korunmak anlamlarına geliyor. Bunu başka bir biçimde ifade edersek; İstanbul’u İstanbul yapan yapıların mantolanması, yaşadığımız evlerin de mantolanması demektir. Bu proje doğrultusunda ben Haydarpaşa Garı, Akmerkez, İstanbul Üniversitesi, Sarkusyan Binası ve Galata Kulesi’nin birebir maketlerini tasarımlarımla mantoladım. Ardından bu maketler sergilendi. Şunu söylemeliyim; bu bir özendirme projesi. Sadece Sarkuysan’ı, Galata’yı mantolamak değil, yaşamı mantolamakla ilgili bir proje.

Farklı tarihleri ve mimarileri olan bu yapıları giydirirken nelere dikkat ettiniz?
Binaların cinsiyetini ve kimliklerini öne aldım; dişi, erkek ve androjen şeklinde netlikler belirledim. Haydarpaşa örneğin bir buluşma noktası; bir varış ve yol durumu. Bu yüzden manto ve palto denemek istedim. Erkek ve kadın olma durumlarını birlikte anlattım. Sarkuysan çok özel bir kadındı. Galata Kulesi maskülen, Akmerkez androjendi. İstanbul Üniversitesi ise bilge bir kadın. Bu yüzden en koyu renk onun oldu.

Bazı hazır giyim markalarıyla da işbirliği içinde olduğunuzu biliyorum. Her şeye birden nasıl yetiyorsunuz?
Aslında her dakikasını kutsamak gerekiyor hayatın. Ben de çok çabalıyorum bunun için. Yaşadığım dönemi, ülkeyi, kenti toplumu henüz temelleri doğru oturan bir bilinçte göremediğimden, tanımların ve yaklaşımların içine biraz daha emek ve çaba gerektiren nitelikleri taşımakla ilgili zorum var. Az uyku. Çok çaba. Gece hayatım ve dinlencelerim yok. Çalışarak motive oluyorum.

Bundan sonrası için neler planlıyorsunuz? Şu sıralar hayalleriniz ne üzerine?
Daha özel performanslar yapmak istiyorum; daha özel noktalar için üretmek ve daha özgün olmak adına çabalarımı artırmak. Zorlamasız. Olabildiğince kendi tavır ve ritimlerimle… Sokağa modayı, sokağa tasarımı nitelikli taşıyanlardan olmak. Mutlu olmak. Yüzümü yağmura çevirmek. Rüzgârla koşmak, ıslanmak istiyorum. Âşık olmak. Yeniden ve yeniden ben olmak defalarca…

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap