Onur Baştürk İle Aşkın Kıyısında

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için konuştu

Kelebek yazarı Onur Baştürk yıllardır hayatı, geceleri, insanları anlatıyor köşesinden. Şimdiyse Uydurukçu adlı kitabıyla kısa hikâyelerden oluşan renkli bir dünyanın kapısını aralıyor. Uydurukçu, tanımadığı insanlara dair hikâyeler anlatan/uyduran, kalıpların dışında bir adam. Tam da bu nedenle Onur Baştürk’e göre ona herkesin ihtiyacı var. Hal böyleyken, Sevgililer Günü de gelip çatmışken Baştürk’le özel bir söyleşi yaptık. “Sevgili kime denir”i konuştuk onunla, Sevgililer Günü stresini, erkek ve kadının ilişkiye yaklaşımını ve gerçek aşkı konuştuk. Üstüne bir de kitabındaki karakterlerin 14 Şubat’ı nasıl kutlayacağını anlatmasını istedik. Ortaya eğlenceli, bir o kadar da düşündürücü bir sohbet çıktı.

 

 

Sevgili denilen şeyden ne anlıyorsun?
Bulunduğun yaşa göre değişiyor galiba. On yıl önce daha farklıydı. Zamanla kriterlerin değişmeye başlıyor. Değişmeyen şey; sevgiliye güvenmek ve hakikaten kalbini açmak. Bu çok zor.
Nasıl yaşarsın ilişkilerini?
Ben zor güvenirim. Biraz zaman alır. Bir de sürekli dip dibe olmak beni sıkıyor. Telefon açıp neredesin, ne yaptın, ne ettin demeler… Birbirimizi özgür bıraktığımız, özgür alanlarımıza dokunmadığımız ama özlediğimiz ve daha sonra bir araya geldiğimizde çılgınlar gibi sohbet edip, seviştiğimiz kişi sevgili olmalı. (Bir an düşünüp gülerek) Çok pembe bir tablo çizdim. Böyle bir şey hayatta yok tabii. Şu anda çizdim kafamda, uydurdum. Öyle bir şey söz konusu değil.
Gerçekçi olursak?
Daha gerçekçi konuşacak olursak ilişki biraz kanırtsın isterim. Birbirimizi yırtalım, pençelerimizi geçirelim, kavga edelim. Tatlı sert kavgalar iyidir, diri tutar ilişkiyi. Geceyarısı kapıyı çarpıp evden çıkmalar; bir yere beraber gitmişsinizdir mesela, orayı terk etmeler… Böyle küçük şımarıklıklar yapabilirsin ama gerçek sevgiliysen karşındaki ne yaparsa yapsın o geceden sonra yine sarılırsınız. Tuhaf ama dengesi yok bu işin.
Özgür bırakmak derken hayatın ne kadarını paylaşıyorsun sevgiliyle?
Ben yalnız yaşamaya çok alışkın biriyim. Ailem, çok sevdiğim arkadaşlarım tabii ki var ama üniversiteden beri her şeyi tek başıma yapıyorum. Sevgiliyle aynı evde yaşamak hiç yapamayacağım bir şey. Denemedim bile. (Gülerek) Lütfen dışarıda buluşalım. Bir iki gün kalırsa düzenimin bozulduğunu hissediyorum. Çok zor. Yapabilenlere saygı duyuyorum.
Bunun için biraz kendinden vazgeçmek gerekiyor.
Gerekiyor. Onun dışında çok sevmem gerekiyor. Kapılıp gitmem, düşünmemem gerekiyor. Düşünmeye başladımsa zaten sorun var demektir. Kitabımda Seans adlı hikâyede de mesela iki sevgili var. Aralarında güven eksikliği var ve yalan üzerine kurulu bir ilişkileri var. Ben ilişkideki paranoyayı, güven sorununu sorgulamak istedim Seans’ta. Genel sorun bu: Acaba yalan söyledi mi söylemedi mi, şöyle dedi, böyle dedi. Bir türlü olmuyor, hiçbir zaman tam anlamıyla güvenemiyoruz karşımızdakine. Küçük, büyük, orta, herkes birbirine yalan söylüyor.
Sevgililer Günü şaşaası sana nasıl geliyor?
Suyunu çıkartanlar bana görgüsüz geliyor. Kınamıyorum yapanları ama ben olsam daha ilginç şeyler bulurdum. Kırmızı gül filan, birtakım semboller iyidir hoştur ama biraz yaratıcı ol, şaşırt.
Bu hayatta en özel ne yaptın bir Sevgililer Günü’nde?
İnan ben bir şey yapmadım çünkü hiç 14 Şubat’a denk gelmedi. Dolayısıyla hiç öyle bir deneyimim olmadı.
Hiç, bir yılı geçen ilişkin olmadı mı?
O kadar güzel gün yaşıyorsun ona denk gelmemiştir veya o gün geldiğinde ilişkin bitmiştir ya da bitmeye yakındır, gerek görmemişimdir. 14 Şubat’ta değil ama bir sevgilime şarkı yapıp hediye etmiştim. Onun hakkında ne hissediyorsam sözlerini yazdım, besteledim, iphone’a okudum. Güzeldi…
Bir arkadaşım iki grup insanın Sevgiler Günü’nde mutsuz olduğunu söyledi; sevgilisi olmayan kızlar ve hediye alması gereken oğlanlar…
İlk grup sevgilisi olmayan kadınlar hakikaten çok takılıyorlar buna. Kendilerini kötü hissediyorlar. Sanki bütün insanlığın sevgilisi varmış, herkes sokakta sürekli çift çift geziyormuş gibi davranıyorlar. Benim çevremde birçok insan yalnız, mutsuz. Ama şu da var; Sevgililer Günü oldu mu sanki kast ajansından bulunmuş gibi bir bakıyorum herkes el ele. N’oluyor? Bunlar hangi ara çiftleşti? İkinci grup ise illa sevgilime hediye almam gerek diyen erkekler… Bana klişe geliyor ama birçok insan hediye bekliyor, çiçek bekliyor. Hediye beklemek bana kötü geliyor. Sadece tüketim bu. Oysa öyle bir şey yaparsın ki hediyeyi mediyeyi unutturursun.
İki erkek beraber olduğunda bu anlamda daha uyumlu olabilirler mi?
Ben tam tersini düşünüyorum. Bu sefer de heteroseksüel ilişkideki gibi kadın-erkek rollerine büründükleri için çoğu zaman aynı şey oluyor. Yine bir taraf diğerinden hediye bekliyor. Aynı düşünmeleri, aynı hissiyatta olmaları beklenirken tam tersi olabiliyor.
Kitabındaki karakterler nasıl kutlardı Sevgililer Günü’nü? Mesela başka çiftlerle seks yapan o evli çift?
Eş değiştirme fantezisi yapan evli çift yine aynı şeyi yapardı diye düşünüyorum. Başbaşa kutlamazlardı, belki önden bir içki içerlerdi, sohbet ederlerdi ama gecenin sonunda bir çift çağırıp beraber olurlardı. Evlilik yıldönümlerini de o şekilde kutladılar çünkü. Onlar için normal olan bu. Diğer hikâyedeki, Teo’daki çift, başbaşa kutlardı. Bence onlarınki en romantik olanı olurdu. Alaçatı’ya yerleşmişler, kafe açmışlardı ve ilişkilerinin ne kadar yıpranmış olduğunun farkında değillerdi; ta ki karşılarına Teo gibi bir arzu nesnesi çıkana dek. Onun sayesinde birbirlerine tekrar tutunuyorlar. Onların Sevgililer Günü şahane olurdu. Gece Hayatları Diyalogları diye bir hikâye var. Orada da tek gecelik bir ilişki söz konusu. Bir kadın ve bir erkek bir mekânda karşılaşıyorlar, beraber oluyorlar, her ikisinin birbiri hakkındaki tespitleri, düşündükleri tamamen birbirine zıt. O çift eğer Sevgililer Günü’nde bir araya gelselerdi, yine birbirlerini yanlış anlarlardı. Kadın erkekten intikam aldığını düşünürdü, erkek de çok iyi seks yaptığını. O şekilde ayrılırlardı.

ÜNLÜ ÇİFTLER ÜZERİNE

Ünlüler arasında çok iyi bir ilişkileri olduğunu düşündüğün bir çift var mı? Eda Taşpınar’la Bora Kozanoğlu’na ne dersin?
Dışarıdan gayet uyumlu görünüyorlar. İnsanlar fiziksel olarak da değerlendirmeyi sevdiği için, belli bir kalıp var ve onlar o kalıba çok uygunlar. İkisi de spor yapıyor, ikisi de fit. Sonuçta uyumlular ama ben öyle çiftleri sevmiyorum. Bunu bir kere de yazmıştım. Ünlülerde arızalıları takip etmek bana daha keyifli geliyor. O yüzden bana Demet Akalın ve Önder Bekensir daha eğlenceli gelmişti. İtiş kakış, bir bitiyor bir başlıyor. Demet Akalın zaten arıza, diğer taraf da arıza. Ama arıza diyoruz, ona da bozuluyor Demet. Arıza kötü bir tanımlama değil aslında. İşte yok o ona bir laf ediyor, öbürü başka bir şey. Sonra diyorsun ki acaba bunların ilişkileri gerçek değil mi? İnişleri çıkışları var. Eda’yla Bora’dan daha eğlenceli geliyorlar. Gerçi içeride neler oluyor bilemeyiz. Aynı şekilde Demet ve İbrahim Kutluay. Onlar da baktığında kıyafetlerinden saçlarının rengine uyum içerisindeler. Bana eğlenceli gelmiyor. Diğeri daha gerçek.
Kimilerine de bu kadar itiş kakış gerçek aşk gibi gelmiyor.
Gerçek aşk o. Diğeri, nasıl anlatayım, şirket gibi. Şirket çok soğuk bir kelime ama… Sanki “biz böyle gidelim beraber, bu bizim için en iyisi, birbirimize iyi de geliyoruz, muhteşem bir aşk olmayabilir ama devam edelim böyle” hali var. Herkes buna inanmayabilir, yadsımıyorum. Bu da bir tercih.

UYDURUKÇU

Kitabındaki karakterler sana neler öğretti?
Çevremdeki ilişkileri –buna ben de dâhilim, o ilişkilerdeki düzeneği yazmak, onun içindeki kodları tık tık tık bir kurgu içersinde aktarmak çok hoşuma gitti. Muhabbetimiz, birbirimizle iletişimimiz hep bu kodlar üstüne kurulu. Benim öğrendiğim şu oldu; kodlarımızla, aldatmalarımızla, ilişkilerimizle bir kısırdöngü içindeyiz. Ha aramızda yaratıcı olanlarımız var. Onları da yadsımıyorum ama çok azlar. Uydurukçu karakteri de onlardan biri. Ben gibi algılanıyor ama ben değilim tabii ki. Ben onun gibi karakterler çoğalsın ki hayatlara renk gelsin istiyorum. Çünkü ona herkesin ihtiyacı var.
Kitap yazmak seni değiştirdi mi?
Köşe yazarlığından çok farklı kitap yazmak. Bunlar da güncel hikâyeler ama kurgu işin içine girdiği için daha farklı. Onunla beraber bambaşka bir yere gidiyorsun. Daha çok kendi içine kapanıyorsun, o insanların dünyasına girmeye çalışıyorsun. Bu hoşuna gidiyor ve daha fazla yapmak istiyorsun. Bu çok tehlikeli bir durum.
Bu kodları çözünce insanlara bakışın değişti mi peki?
Bir tür şey gibi oluyorsun… Psikolog mu desem…
Yaşam uzmanı…
(Kahkahalarla gülüyoruz) İğrenç. İğrenç… Yani artık sosyal hayatta biriyle konuşurken n’aber nasılsın gibi yayvan cümlelerden sonra gelebilecek her şeyi tahmin etmeye, fazla fazla çözmeye, hiçbir şeye şaşırmamaya başlıyorsun ve heyecanlanacak bir şeyler aramaya başlıyorsun. Bu da bu işin yan etkisi.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap