Oyuncu Deyince Erol Günaydın

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için konuştu

Anıları, kuklaları, hayatta olan/olmayan tüm dostları, kaybettiği ama hep yanında olan eşi, onu kimselerle paylaşamayan köpeği Sirkeci, torunu ve güzel kızlarıyla dolu dolu bir yaşam süren usta oyuncu Erol Günaydın’la samimi bir söyleşi…


Masal ülkesi olarak tanımladığı Trabzon Akçaabat’ta doğuyor Erol Günaydın. İlkokul üçte tüm aile İstanbul’a geliyor ve hayat değişmeye başlıyor onun için. Çevresindekiler alay etmesin diye önce Karadeniz aksanını düzeltiyor. “Koptu diyemiyordum kopti diyordum. Çok zor oldu benim için bunu düzeltmek” diyor. İlkokulu birincilikle bitirince kendini Galatasaray Lisesi’nde buluyor. Sinemaya, tiyatroya ilgi duymaya başlıyor, İsmail Dümbüllü’yü izleyip gördüklerini sınıf arkadaşlarına taklitlerle anlatıyor, onları güldürüyor. “Hayır mayır dedim dinletemedim. Paldır küldür beni temsil koluna seçtiler. Derken okulda yavaş yavaş meşhur olmaya başladım. Türkçe öğretmenlerim istemiyorlardı okurken artist olacak diye ama Fransızca öğretmenler çok destek oluyordu. Zaten onların sayesinde okulu bitirebildim” diye anlatıyor o günleri. O günler çok özel günler. Türk edebiyat tarihine geçmiş isimlerin hep birlikte vakit geçirdiği, sanatın her dalının birbirinden beslendiği, basın yayın organlarında sanat eleştirilerinin belki çok daha fazla yer aldığı bir dönem.

Lise sonrası Haldun Dormen’le tanışıyor ve Papaz Kaçtı oyununda rol alarak ilk kez oyunculuktan para kazanıyor. Böylece doktor olacakken oyunculuğu meslek olarak seçiyor Erol Günaydın. Ardından Muhsin Ertuğrul zamanı Ankara Devlet Tiyatrosu’na müracaat ediyor. Sene 1956… O günden bugüne sayısız tiyatro oyunu, sinema filmi ve TV dizisinde rol alıyor usta oyuncu. Konuşmadan, sadece bakışlarla oynamak onunla anlam kazanıyor. Çok takdir görüyor, çok ödül alıyor, dünya normlarına baktığımızda bir Marlon Brando gibi adası olabilecekken bahçe katında sevimli bir apartman dairesi oluyor sadece ama dert etmiyor. Hatta hayatta kazandığı en büyük parayı at yarışından kazanıyor. Onu da dert etmiyor ve her ne olursa olsun ruhunu doyuran tek işi yaptığı için mutlu ve dolu dolu bir ömür geçiriyor.

Gençlik yıllarınızın biraz hareketli olduğu söylenir. Nasıl geçti, neler yapardınız?

Çok tatlıydı. Bir kere her gece Özdemir Asaf’la gezerdim. Gün ışırdı üstümüze ondan sonra giderdik yatmaya. Edip Cansever’i çok severdim. Kapalıçarşı’ya gider, onu alırdım. Sonra her meyhanede birer tek ata ata Beyoğlu’na gelir, sızardık. Güzel günler geçirdim onlarla, ömrüme ömür kattılar benim. Ben de onlara… Çok eğlenirdik, çok güzel günler geçirdik. Tiyatroyu sanatla beslemek lazımdı. Bugün öyle değil. Çağır bir aktörü de sor bakayım kimi tanıyor. Sait Faik’le bile tanıştım. Gelirdi burada Küçük Sahne’de bana Kara Oğlan derdi. Haldun Taner’le beraber gider Ferhan Şensoy’u izlerdik, birtakım eleştirilerde bulunurduk. Ben onlarsız yapamazdım. Bizler ilk Komünistler’deniz. Galatasaray’dan kaçardım, Attila İlhan filan hep beraber Baylan’da toplanırdık. Bütün edebiyatçılar oraya gelirdi. (Gülerek) Baylan Komünistleri! Sonra Özdemir Asaf, Melih Cevdet, hep birlikte toplanıp kız liselerine gider edebiyat matineleri yapardık. Şairler çıkar şiirlerini söylerler, edebiyatçılar öykülerini okurlardı. Ben de La Fontaine’den masallar okurdum hayvan taklitleri yaparak. Ondan sonra her birimiz birer kıza âşık olup gelirdik.

Bahsettiğiniz isimlerin hepsi birer efsane…

Evet, efsaneler. O zaman her taraf şair, edebiyatçı dolu. Öyle bir akım vardı. Şimdi yok ama. Bugün sorsan kimse edebiyatçıları tanımaz. Melih Cevdet arkadaşımdı, Necati Cumalı öyle. Paris’te beraber oldum onlarla. Bir tek Orhan Veli’yle tanışamadım; kaza geçirdi, öldü. Ona yetişemedim. Lambo’nun Meyhanesi vardı bir pasajda, onlar hep oraya giderdi. Ben de Galatasaray’dayken oraya giderdim sırf tanıyayım onları, muhabbet edeyim diye. Bu Lambo’nun meşhur bir bakkal defteri vardı. Kimsenin parası yoktu, herkes veresiye yazdırırdı o deftere. Sonra çok aradım o defteri ama bulamadım. Oktay Rıfat’a sordum, “Onu Milli Emniyet aldı” dedi. Çok istettim ama olmadı.

Çocukluğunuza dair gözünüzün önüne gelen ilk kareyi anlatır mısınız?

Hâlâ unutmam… Çocukken ben kırlarda, derelerde oynardım hep. Gözümü kapayınca oralar gelir hep aklıma. Akçaabat’ta bir çiçek vardı. Koparırdım, (Elinde çiçek varmış gibi gösteriyor) böyle titrerdi; “Titre Mahmut titre, Allah seni yitire, Cehennem’e götüre” derdim. Sonra Yılmaz Güney’e anlattım Titre Mahmut’u. Çok sevdi. “Ah ne güzel, ben bunu senaryo yapayım, Titre Mahmut’u oynayayım” dedi. Sonra bir türlü rastlaşamadık. Bir araya gelip de yazamadık.

Eşinizle evliliğiniz boyunca hatırladığınız en özel anı sorsam…

Eşimle her anım ayrı güzel. Güneş çok iyi insandı, çok başka türlüydü. Mesela bir yelek istesem, bir saatte diker bana giydirirdi. Çok ilgilenirdi. Oyunuma gelir, izlerdi. Çok muhabbet ederdik. Arkadaş gibi olmuştuk biz, sabahlara kadar konuşurduk.

Sizin için konuşabilmek, iletişim kurabilmek çok önemli değil mi?

Tabii… Evlilikte de öyle olursan iş uzayıp gidiyor. Karınla arkadaş olacaksın, dertleşeceksin, konuşacaksın. Eşimle bir tek şeye üzüldüm. Eşim ilk kez hamile. Yılmaz Güney’le İzmir’de film çekeceğim. Eşimi de götüreceğim ama karnı büyük. Dedik bir gösterelim, başımıza bir şey gelmesin, uçakta doğum moğum olmasın. Doktor dedi ki; “Hemen yatması lazım, eli kulağında ve üstelik bir röntgen çekmeliyiz.” Röntgen çekti. Yatırıyor, çıkarıyor, bir tane daha var. Yatırıyor, çıkarıyor, bir tane daha var. İlk çocuğum üçüz oldu ama ben gittim çekime. Bana haber geliyor; üçüz doğurdu. Ertesi gün geliyor biri yaşamadı, iki kaldı. Ertesi gün geliyor tek kaldı. Bizim film bitmiyor, çocuklarım teker teker ölüyor. Atladım gittim. Neyse ufak bir tanesini yaşatabildik. İşte büyük kızım Ayşe o üçüzün teki.

Kızlarınız size çok düşkün. Bunu nasıl sağladınız?

Ben de onlara düşkünüm. Arkadaş gibi büyüdüm ben kızlarımla. Hiç onlara sert babalık yapmadım. Daha çok bana anlatırlardı dertlerini, annelerinden korkarlardı.

Nasıl bir baba olacağınızı tasarlamış mıydınız?

Hiç tasarlamamıştım. Bir çocuğum olsun da eğleneyim diyordum. Oldum olası çocukları severdim ben. Zaten onun için bol bol geldiler. Üçüz geldiler, sonra ikiz geldiler. Bir tek Fatoş tek geldi. Arkadaş istiyordum ben aslında. Çocuğumu büyüteyim, şöyle yapayım, böyle yapayım, ihtimam edeyim, okusun mokusun demedim hiç. Dostluk, arkadaşlık, muhabbet güzel. Babalık yaparsan sana söyleyemeyecek desem mi demesem mi bilmem ne. Halbuki ben bütün flörtlerini bilirdim, herkes evin içindeydi. Hâlâ da evin içinde dolaşırlar. Rahattırlar, her şeylerini bilirim. Bilirler ki ben ses çıkarmam. Çok rahat bir şey bu. Kızım gitme sokağa bilmem ne olmadı hiç bizde.

Eviniz hayatınızı anlatıyor. Duvarlardaki fotoğraflar, tablolar, kuklalar, hepsiz siz.

Ne varsa burada duruyor. Ben saklamam, hepsi gözümün önünde dursun isterim. Baktıkça anılarım geliyor aklıma, hoşuma gidiyor. O neredendi, bu neredendi düşünüyorum.

Anılarınızla sürekli iç içe olmak sizi üzmüyor mu?

Ben hiç üzülmem. Bayılırım anılarıma. Gidenlerle gider, gelirim. O kadar güzel şeyler ki onlar. Onlara bakıp hatırlamak, o günlerin içinde yaşamak. Çok severim o günleri.

Yaşadığınız kayıplara karşı nasıl duruyorsunuz?

Kayıplarla beraber yaşıyorum ben, onları öldürmüyorum ki. Kayıplar öldü diye ben onlara öyle bakmıyorum. Yaşıyor, ben de yaşatıyorum. Altan’ı (Erbulak) yaşatıyorum. Arkadaşlarımı, dostlarımı düşünüyorum. Yaşıyorlar, onlar varlar. Nasıl olsa bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmaz.

Orada da muhabbete devam edersiniz artık…

Evet… Ben insanları öldürmediğim, “Bitti artık dostluğum kalmadı” demediğim için rahatım. Hiçbiri ölmedi, göçmedi. Hepsi civarımda, yakınımdalar.

Başka türlü bu konu…

Çekilmez! Kaybettiğin şeyi düşün; 40 sene…

Bir insanla ömrün 40 senesini paylaşmak ve sonra onu kaybetmek…

Çok zor. Bir türlü alışamadım. Hâlâ da ararım. O burada olsaydı şöyle muhabbet ederdik diye. Tek aradığım o oluyor. Çok iyi dosttuk. Emre Altuğ’la bir klip çekmiştim Aşkı Muhabbet diye. Orada oynarken tekerlekli sandalyede gezdiriyorum ama sandalye boş tabii. Kadın varmış gibi hareket ediyorum. O zaman rahmetli hayatta ama hasta, biliyor; “Merak etme ben boş bırakmayacağım o sandalyeyi” dedi ama nerede… Biliyoruz bunlar gelip geçici, kayboluyor ama ben kaybetmiyorum, yaşatıyorum.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap