Ozan Ve Diğerleri

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

Avukat, yazar, aktivist Sedef Erken Sanlısoy bugünlerde beş buçuk yaşındaki oğlu Ozan için verdiği mücadeleyle gündemde. Atipik otizmli oğlunu kendi deyişiyle mahallerindeki okula yazdırırken eğitimcilerin değil ama yöneticilerin engeliyle karşılaşan ve tepkisiz kalmayan Sanlısoy, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolunda şu ana dek on altı bin kişinin katıldığı bir imza kampanyası başlattı. Sanlısoy; ayrımcılığı, otizmli çocuk sahibi olmayı ve müzisyen eşi Ogün Sanlısoy’la atlattıkları zorlu süreci anlatıyor.

 

Ayrımcılık nedir?

Ayrımcılık kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak onlara doğal olarak sahip oldukları hakları tanımamaktır. Yani her insana insan olması sebebiyle tanınan bazı hakları yaşatmamak, kısıtlamak, kullanmalarını önlemektir.

İnsanlar ne zaman, hangi koşullarda birini diğerinden ayırıyor?

Sanırım kendisi de “ötekini” tanımadan büyümüş, eğitiminde ona bu fırsat verilmeden gelişmişse bunu yapıyor. İzole ortamlarda büyüyen çocuklar yetişkin olduklarında yalnızca kendilerine benzerleri tanırlar ve benzemeyenleri yadırgarlar. Bu yüzden doğayla baş başa büyüyen çocuklardan çok şehir hayatında izole kutular içinde eğitim alanların ayrımcılığa daha meyilli olduğunu düşünmüşümdür. Çocuklarımızı bu rutinlerin dışındaki pek çok şeyle tanıştırmak da biz ailelere düşüyor. Okula gidiyor orada eğitim alıyor diyerek avunmak çözüm olmuyor.

Otizm hayatı nasıl etkiler? Bu hastalığı yaşayanları, ailesini ya da yakınını?

Öncelikle otizm artık bir hastalık olarak tariflenmiyor. Otizm bir farklılık, hatta bana göre özellik. Son yılların en muhteşem otizm filmi olan ve Temple Grandin’in gerçek hayat hikâyesini anlatan filmde Temple bunu kendi hayatıyla çok güzel anlatmış. İzlemeyenlere hararetle öneririm. Otizmle hayat kısmına gelirsek, özellikle bu durumun ülkemizde iyi tanınmaması, pek çok farklı durumla karıştırılması sebebiyle olabileceğinden de daha zor geçiyor.

Ne gibi zorluklar bunlar? Neler yaşanıyor?

Otizmle tanışınca neler olduğunu Kuraldışı Dergi’de de yayımlanan yazılarımda anlatmaya çalıştım ama kısa bir özet daha yapayım. Bambaşka bir hayat haline gelir önce. Sosyal çevrenden koparsın, senin tek derdin çocuğunun durumuyken etrafında bambaşka şeyler konuşulur. İlk zamanlar ne seni anlarlar ne de sen onları. Etrafın biraz boşalır. Kimse dertli insanları etrafında istemez çünkü. En yakın dostlardan bile elenenler olur. Çocuğunla ilgili öğrenmem gereken çok fazla şey, gitmen gereken çok kişi ve tüm bunları kotarmak için mali durumunu toparlamaya çalışmak gibi hayli yorucu süreçler yaşarsın. Zamanla sen daha olumlu bakmaya ve kendini geliştirmeye başladıkça her şey daha iyi yöne de gidebilir elbette. Ama “Neden ben?” sorusunda takılır kalırsan, kurban psikolojisinden çıkamazsan işin çok zor demektir. Her şeyin bir nedeni elbette var ama bunu çoğu zaman süreç içinde yaşayıp öğreniyoruz. İlk şoku atlattıktan sonra kabullenme gelirse arkasından gelişme de gelecektir. Çocuğun gelişmesi dahi öncelikle annenin bu konudaki gelişmesine birebir bağlı inan ki. O sebeple bu konuda en önemsediğim konu anneler.

Ozan’ı nasıl büyüttün anlatsana. Otizmli çocuk, rocker baba derken, sen ne yaptın arada? Kendini nasıl korudun, kolladın?

Ozan’a ilk bir yıl tamamen kendim baktım, sonra yarı zamanlı çalışmaya başladım. Tam artık palazlandı seneye kreşe başlayacak dediğim ve anneliğin zor başlangıçlarını geçtim sandığım zamanlarda belirtiler başladı. Benim hayalim o dönem işime dönmek ve rutin bir çocuklu hayatın keyfine varmaktı. Ancak dört yıl daha evden çalışmak zorunda kaldım. Ozan’ı terapiste eğitime götürüyor, oradan çıkıp onu da yanıma alıp evde dilekçelerimi yazıp adliyeye gidiyordum. Çok yorucu ve yıpratıcı bir süreçti. İnan kendimi kollamaya da pek fırsatım olmadı, ağlayacaksam haykırarak ağladım, güleceksem güldüm, bazen çok ağır deneyimler de yaşadım. Bir dönem dünya üzerinde tek başıma yaşıyormuşum kadar yalnız hissettiğim de oldu. Ama geçecek diyordum, her şeye alışacağım, bir yolunu bulacağım. Çok inandım. ‘O’ beni kurtardı.

Eşin Ogün nasıl karşıladı peki?

Ogün işiyle, müziğiyle çok yoğun biridir. Müzisyen yapısını sen de iyi bilirsin. Bir yandan kısa süre önce kayınpederimi kaybetmiştik. Çok üzgündük. Daha kendine gelemeden bu sürecin içinde buldu o da kendini. Çok zorlandı. Bir yandan da çok ağır maddi yükler bindi üzerimize. Ozan’ın her yeni adımı büyük harcamalar gerektiriyordu. Oysa hiç böyle bir hazırlığımız yoktu. İşe güce vurdu o da kendini önce. Ama Ozan’la bağı ilk günden itibaren hep çok güçlü oldu, hiçbir kopukluk yaşamadılar. Ancak özellikle doktor doktor dolaşma, eğitimci arama, haftanın 3-5 günü eğitimcilerle görüşmeler, oradan oraya getirme götürme işlerini çoğu zaman anne üstlenmek durumunda kalıyor bizde. Bu da işin başka bir zor tarafı. Yine de çok şanslıyım çünkü bazı durumlarda babalar çocuğu benimsemekte, birlikte hayatı sürdürmekte çok zorlanıp kaçıp gidebiliyor da. Ogün elinden gelen her şeyi sonuna kadar yaptı. Mümkün olduğunca birbirimize destek vermeye çalıştık.

Hiç, “Bu çocuk bunları yaşamasaydı, keşke hiç doğmasaydı” dediğin oldu mu?

Yok olmadı Berinciğim. Ben Ozan için çok uzun bekledim, çok isteyerek anne oldum. İş güç derken bir türlü anneliğe fırsat kalmamıştı. Neredeyse ümidimi kaybetmeye başladığım bir zamanda Ozan çıkageldi. Doğduğunda onu görür görmez işte beklediğim melek diye düşündüm.  O iyi ki doğmuş, iyi ki var ve iyi ki olduğu gibi. Bunları yaşamasaydı da demedim çünkü “keşke”lerin faydasız olduğunu ilk annemden öğrendim. Onun çok güzel bir lafı vardır; “Keşkeyi ekmişler bitmemiş.” Keşke tohumundan hiçbir şey üremez. Hep ileriye bakmak lazım. Bazen yaşananlardan dolayı çok zorlansam da önce hep şükür.

Oğlun Ozan için nasıl bir gelecek öngörüyorsun? Veya özellikle neyi değiştirmek istiyorsun?

Onun kendi özgüveni benim için en önemlisi. Mutlu olması, potansiyeli neyse ona göre bir eğitim görebilmesi, neyle mutlu olacaksa onu yapabilmesi. İnsan sevgisini hiç kaybetmemesi. Diğerlerine de faydalı biri olabilmesi. Bizden sonra hayatının garantide olması da çok önemli tabii ki. Gerçi garanti dediğin nedir ki? Yaşamın neler getireceğini önceden bilmek mümkün değil ki garantiye alasın. Ama en azından onun farklılıkları benimsemiş, huzurlu bir toplumda yaşamasını çok önemsiyorum. Değiştirmek istediğim de bu. Bana kalırsa tüm düzenini değiştirmek ve tamamen sevgi ve barışın hâkim olduğu bir dünya isterim. Umarım bunu görecek kadar yaşarız.

Nasıl biri Ozan? Onun en sevdiğin yanı ne?

Ozan çok sevgi doludur, insanları olduğu gibi sever. Yaşıtlarıyla arası gayet iyidir, onlara çok benzemediğinin de farkında ama bu farkları hiç önemsemiyor o. Mümkünse hep gülelim, müzik olsun, eğlence olsun, doğaya gidelim ister. Bazen hafiften inadı tutar, istediğinde ısrarcı olur. Ben de o inadı kırmak istemem çünkü kendi kimliğini ifade etmesi açısından bu çok gerekli gelir bana. Genelde sakindir, şarkı söylemeyi de dinlemeyi de çok sever.
En sevdiğim yanı affediciliği. Sevgi ve neşe dışında hiçbir şey biriktirmeyen, hep o anı yaşayan, şimdide var olabilen özel bir yapısı var. Bu bizim çabalayıp yapamadığımız şeyi çocuklar öyle güzel beceriyorlar ki.

Kampanya inanılmaz şekilde büyüdü. Kimlere ulaştın? Şu an hangi noktadasın?

Kimlere ulaştığımızı tam olarak bilemiyorum, çünkü on altı bini geçen bu imzaları atan insanların büyük kısmını şahsen tanımıyorum. İçlerinde tanıdıklarım da var tabii ama çoğu tamamen Ozan’ı desteklemek için oradalar. Şu an kampanya devam ediyor, yakında daha da artacağını düşünüyorum. Ayrıca AİHM ve diğer dilekçeleri vereceğimiz aşamada daha farklı kişilere de ulaşabileceğimize inanıyorum. Yabancı destek grupları da bize destek verecekler. Yakında dilekçelerimizi verince bir sonraki aşama başlamış olacak.

İnsanlara ne öğrettin sence, neyi gösterdin?

İnsanlara bir şey öğretmeyi haddim olarak görmem ama biraz cesaret ve umut verebildiysek çok mutlu olurum. Pek çok anneden bundan sonra bu konuları dile getirmekte, çocuklarının haklarını aramada daha cesur olacaklarına dair mesajlar geliyor. Ancak çok üzüldüğüm bir mesaj da geldi. Anadolu’da bir kasabada yaşayan bir hanım bana attığı mesajda şöyle diyordu; “Sedef Hanım ben burada oğlumun otizmli olduğunu dahi kimseye söyleyemiyorum, yoksa deli diye yaftalanır, bakkala bile giremeyiz. Bu konuda ne kadar geride olduğumuzu varın siz düşünün.” Dolayısıyla daha çok insanın çabasına ihtiyacımız var.

İnsanlarda empati yaratmak istesen, nasıl bir hikâye paylaşırsın?

Ozan’a hamile olduğumu bilmeden gittiğim kısa bir iş gezisinde kızının tekerlekli sandalyesini süren bir anneyle tanışmıştım. Çok isteyerek yıllar sonra hamile kalmış, çok bağlı olduğu annesini kaybettikten kısa süre sonra kızını kucağına almıştı. Tek başınaydı. Çok yalnızdı ama güçlüydü. Kızına karşı sevgi doluydu. Ayaküstü biraz sohbet etmiştik, kızında ağır bedensel ve zihinsel sorunlar vardı. Elini oynatması bile büyük bir şeydi çocuğunun. O kadının sevgisini görmüştüm, gücünü görmüştüm, direncini görmüştüm. O seyahatten hemen sonra hamile olduğumu anladım. O gün o melek kadının bana yıllar öncesinden bir mesaj taşıdığını düşünüyorum. Hayatımızda bizden uzak sandığımız şeylerin aslında burnumuzun ucunda durduğunu ve bizden ilgi beklediğini atlıyoruz çoğu zaman. Özellikle kadınların çok duyarlı olduğu bir dünyaya ihtiyacımız var. Çocuğum ya da kendim için empati beklememeyi öğrendim, gelirse ne mutlu bana. Ama bu konulara hiç duyarlılık göstermeyen hatta önümüze engeller çıkaranlara “Gölge etme başka ihsan istemem” diyorum o kadar.

Geceleri yatağına yattığında ne hayal ediyorsun?

En büyük hayalim bütün çocukların mutlu olduğu bir dünya. Kendi özelimde ise Ozan’ın kendi ayakları üzerinde özgürce durabileceği, kendi ailesini ya da sosyal çevresini oluşturabildiği bir döneme kadar yaşamak ve gözümün arkada kalmamasını hayal ediyorum. Yine de gece yatağa yattığımda yalnızca ertesi sabah güne yeniden uyanmak bile bir hayalin hatta mucizenin gerçekleşmesidir bana göre.

 

(Kampanyaya buradan katılabilirsiniz.)

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap