Şeytan’ın Yeni Adı: Ego

Defne Suman

Ego sözcüğü bu aralar kulağıma pek çalınır oldu.

Adamın egosu şişkin.

Kadın sadece egodan ibaret.

Orada egolar çarpıştı.

Ben istiyorum da egoma söz geçiremiyorum.

Ego, ego, ego…

Her tür belanın altından bu ego çıkıyor.

Tembellik mi ediyorsun? Yok, sen değil, egondur o tembel. Elinde para mı tutamıyorsun? Sen değil herhalde, olsa olsa egodur o savruk. İş arkadaşlarınla kavga mı ettin? Egolar çarpışmıştır. Sana bir şey olmasın.

Eskiler şeytana uyardı. Bizim egomuz devreye giriyor. Bütün bu ego içeren ifadeler “şeytana uydum” demenin postmoderncesi gibi geliyor bana.

Şeytana uydum. Yani ben yapmadım o yaptı, hadi bilemedin, yaptırdı. Ben aslında egom olmasa masumum da işte egoyu devreden çıkaramıyorum.

Sadece mensubu olduğum yoga, kişisel gelişim, psikoloji çevrelerinde değil, toplumun her katmanında bu tip konuşmalar duyar oldum son zamanlarda. Söz zihnin temsilcisidir ya malum, demek zihniyetler de bu yönde şekillenmeye başladı.

«Egomun hareketlerinden ben sorumlu değilim» zihniyeti.

Lüküs hayat, oh ne rahat!

Nedir peki bu ego?

Ego terimi ilk olarak Freud zamanında günlük konuşma diline dâhil oluyor. Freud’a göre insan zihni, bilinçaltı (id), bilinç (ego) ve bilinçüstü (süperego) olarak üç bölüme ayrılıyor. İnsanın ilişkilerini, davranış ve inançlarını bu üçlü yönetiyor. Freud’un ego tanımının şeytanı çağrıştıran bir tarafı olmadığı gibi Freud’a göre egonun, korkular ve kâbusların alanı id ile toplumsal ideallerin alanı süperego arasında gerçeklik köprüsü kurma işlevi de var.

Klasik yoga metinlerine bakıyoruz. Onlar da insan zihnini (citta) Freud’unkine benzer bir biçimde üç bölüme ayırıyorlar. Korku ve diğer olumsuz duyguların depolandığı manas, ben (nefs) duygusunun yani benliğin yuvası olan ahamkara ve insanın şahsi özelliklerinden bağımsız gelişen zekâsı budhi. Ahamkara, Sanskrit metinlerden İngilizceye genelde ego olarak tercüme ediliyor ki, bence Freudçu ego ile örtüştüğü için yerinde bir seçim. Freud’un kullandığı şekli ile ego tam da “ben” duygusu, yani ahamkara.

Ben duygusu, ahamkara ya da Türkçemizdeki pek yerinde tabiri ile “benlik” tarihin hangi noktasında günah keçisi oldu peki? Ego ne zaman şeytanımsı bir anlama büründü?

Varını yoğunu egosundan arınma çalışmalarına adayan insan türü ne zaman ortaya çıktı? (Peki bu insan türü benliğinden vazgeçmeye çalıştığının farkında mı acaba?)

Evet, tamam siz de bu soruların cevabını iyi kötü tahmin ediyorsunuz. Yirmi birinci yüzyılda muhteşem düğünlerine tanık olduğumuz New Age inanç sistemleri ile global kapitalizmin naif, kolaycı, tembel ve kişisel dönüşümü bir alışverişten ibaret gören çocukları bunlar.

Bir ayda yoga hocalığı sertifikası çıkıyorsa, bir haftada insan, egosundan kurtulma yollarını da öğrenebilir elbet. Çünkü mutluluğun sırrı, kulağımıza fısıldandığı üzere egomuzdan arınmakta yatmakta. Egodan arınmış hayatlarda sonsuz özgürlük ve mutluluk vaadi var. Kim egosundan daha çok arınmışsa, o kişi mutluluk yolunda daha fazla yol kat etmiş. Daha başarılı.

İsmine ister ego, ister ahamkara, ister nefs deyin, insanın “ben” duygusundan kurtulma hırsı ve hevesi bana çok komik geliyor. Sanki ortada bir ego azaltma yarışması var ve sağa sola “Bakın aranızda en zayıf egosu olan benim” mesajları veriliyor. Bu ego böyle semirmiyor mu peki?

Sakın ola bu New Age akımları ego derken özgüvensizlikten bahsediyor olmasınlar?

Adamın özgüvensizliği pek şişkin.

Orada özgüvensizlikler çarpıştı.

Kadın sadece özgüvensizlikten ibaret.

Ne Freud ne de klasik yoga metinleri egonun günlük hayattan çıkarılması gereken bir şey olduğunu öne sürmüşler. Aksine, birçok yoga metni benlik olarak Türkçeleştirebileceğimiz ahamkara’nın günlük hayattaki öneminden bahseder. Ben duygusu sağlıklı ve özgüveni yüksek insanlar hem kendilerini hem yaşadıkları toplumu, nihayetinde de insanlığı aydınlığa taşıyacak araçlar olarak görülür. Elbette bütün mistik sistemler kişiyi zihin-beden ikilisinin ötesindeki varoluşu farketmeye ve hayatı oradan yaşamaya davet ederler ama bu aşama benliği öldürerek değil, onu tanıyıp sağlamlaştırarak varılacak bir noktadır. Ego, dolayısıyla bir gün eriyip gidecek olan fazladan bir parçamız değil, geniş ufuklara açılan pencereye çıkan merdivendeki basamaklardan bir tanesi. Yoga yapanlar bilirler, ayaklarımızı yere ne kadar sıkı basarsak gökyüzüne doğru o kadar çok uzarız.

Benliğimiz (egomuz) ayaklarımızın altındaki sağlam zeminden başka bir şey değil.

Ben duygusu eksik, ben ile öteki arasındaki sınırları bulanık, özgüveni gelişmemiş insanlar ise kişisel evrim skalasının alt basamaklarında takılıverirler. New Age inanç sistemlerinin, şeytan değilse bile günah keçisi olarak lanse ettikleri “ego” skalanın alt basamaklarında takılan bu insanların hayatlarına bir güneş gibi doğdu.  Zaten başlarına gelen her şeyden ve bütün duygularından başkalarını sorumlu tutan, irili ufaklı başarısızlıklarını daima dramatik bir hikâye ile açıklayan bu insanlar tembelliklerinin, savrukluklarının, iradesizliklerinin sorumluluğunu da “egoya” atıp derin bir soluk aldılar.

Suç egonun sırtına yüklendikten sonra kişinin tek yapması gereken «Egonuzdan Arınma Teknikleri» kurslarının birine tek tık ile kayıt yaptırmak. O kadar para sarf edildikten sonra egodan hâlâ arınılamadı ise, eh herhalde bunun sorumlusu kişi ya da egosu değil, olsa olsa kursu veren öğretmendir. Bir sonraki kursa kadar rahat bir soluk alınabilir.

Uzun lafın kısası, mesele egonun kaç kilo çektiği değil, sağlığı. Sağlıklı ego demek sağlıklı bir ben bilinci demek. Sağlıklı ben bilinci olan kişi ötekini referans almadan, başkalarının kendi hakkında ne düşüneceğine takılmadan kendi doğrusunu yaşayabilme cesaretini gösterebilen kişidir. “Sen beni üzdün, kızdırdın, mutlu ettin, terk ettin”lerle değil, BEN ile başlayan cümlelerle yaşar. Duygularını da -hayatta başına gelen şeylerin sorumluluğunu aldığı gibi- müdahale edemeyeceği durumları da sakin bir şekilde kabul eder. Etrafında olup bitenler, sağlam egolu kişinin benliğine ilişkin bir anlam ifade etmez.

Mutluluğun sırrı sağlam bir Ben duygusunda, yani biricik egomuzda saklıdır.

Onu öldürmeye kalkışmadan önce iyi düşünelim.

İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman’ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika’nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı.

2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.

İlk kitabı Mavi Orman Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman’ı, 2013’te ilk romanı Saklambaç izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.

Trackbacks/Pingbacks

  1. fatma – neye niyet? hangi istikamet? – 28GünYoga - […] ilgisi yok. Olmaz olur mu hiç egom?  Üşenmesem de bana bunu söyleyen herkese Hocam’ın şu yazısını okutabilsem keşke. Benim egom…

Yorum Yap