Sinema Ve Kadın… Abdullah Oğuz

Berin Yavuzlar

Türk sinemasında kadının yerini nasıl görüyorsunuz? Neden kadın hikâyelerine çok rastlamıyoruz?

Türk sinemasında erkeğin yeri daha fazla. Sinema zor bir iş, yeni yeni Türkiye’de kitlelerle buluşmaya, para kazanmaya başladı bazı projeler. İşin ucunda ticaret olduğu zaman iki türlü film yapılıyor. Bir gişe filmleri yapılıyor, bir de yönetmenler kafalarındaki öyküyü anlatmak için film yapıyor. Sektörün büyük bir kısmı gişe filmleri. Dolayısıyla hemen şu sorulur; “Kimin gişesi var?” Gişesi olanlar daha çok erkeklerdir Türkiye’de. Bir dönem Mehmet Ali Erbil’in gişesi vardı. Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şener Şen, yeni yeni Kenan İmirzalıoğlu, Şafak Sezer gişesi olan isimlerin arasında. Bazıları biraz da televizyon sektöründen gelen popülerlikleriyle gişe yapıyorlar. Dolayısıyla erkek hikâyeleri ve bu adamların oynadığı filmler öne çıkıyor. Diğer gişe kaygısı olmayan filmlere baktığın zaman kadın filmleriyle tanışıyoruz. Mesela benim yaptığım Mutluluk filmi. Çok gişe kaygısı yoktu, sağlam bir hikâye vardı. Hikâyede töre kurbanı Meryem vardı. Mustafa (Altıoklar), Beyza’nın Kadınları’nı çekti. Veya Yeşim Ustaoğlu’nun yaptığı son film… Bu tip filmler ticari filmler değil aslında.

Toplumsal derdi olan filmler…

Aynen öyle. O yüzden Türkiye’de maalesef kadına film yazılmıyor. Bir sürü kadın da bu işten muzdarip. Özgü Namal’ın Meryem karakteri onun belki 10 sene daha karşısına çıkmayacak bir karakter. Çok kolay bulabilecekleri şeyler değil bunlar. Bir de şu var; Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu genç, sinema seyircisinin de büyük çoğunluğu genç. Dolayısıyla gençlerin ilgi alanında daha çok ‘laylaylom’ ve bu erkek hikâyeleri baskın. Öyle de bir durum var. O yüzden Türk kadınına çok fazla film yapılmıyor. Yapanlar var tabii. Ben kadın hikâyeleri anlatmayı seviyorum o yüzden çıktı Meryem üçlemesi.

 

Toplumsal bir konuyu işlemek biraz daha incelik mi gerektiriyor?

Kesinlikle daha bir incelik, daha bir duyarlılık gerektiriyor. Dolayısıyla yurtdışında festivallerde bunun şansı olabilir. Ne kadar çok ezileni gösterirseniz o kadar da çok şansı oluyor maalesef yurtdışındaki festivallerde. Onu çok dozunda tutmak gerekli diye düşünüyorum. Kendimden örnek vereceğim Mutluluk kırk tane festivali dolaştı, neredeyse üçte ikisinde ödüller aldı ama ben orada kanayan yaramızı gösterirken öyle bir denge kurdum ki, aynı zamanda Türkiye’nin çok modern, entelektüel tarafını da profesör karakteriyle verdim. Bir Türk yönetmen olarak böyle bir hikâyeyi anlatırken bile Meryem karakterine çok duyarlıydım ama kendi ülkeme de duyarlıydım. ‘Bizim bu tarafımız var ama biz bunu kendi içimizde çözeceğiz’ mesajını vererek verdim. Duyarlı olmak lazım o hikâyelere. O yüzden kadın hikâyelerini sanki kadın yönetmenler daha iyi anlatır diye bir şey vardır, ki ben buna inanmıyorum. Bence duyarlı olmak gerekir. Kadın çok iyi anlatabilir ama bir erkek de anlatabilir, yeter ki duyarlı olalım.

Türkan Şoray, Ayhan Işık, Ediz Hun zamanı kadın oyuncular biraz daha mı ön plandaydı?

Bunun cevabı çok kolay. Çünkü o zaman televizyon yoktu. O zamanki televizyonun karşılığı Yeşilçam’dı. Yeşilçam’da kadın hikâyeleri de vardı, erkek hikâyeleri de. Şimdi televizyon o eksikliği bir şekilde kapatıyor.

Tüm bu koşullarda sizin için ön plana çıkan kadın oyuncular kimdir?

Benim söyleyebileceğim isimler iyi potansiyeli olan isimler. İyi potansiyeli olan birisi iyi bir yönetmenin elinde çok iyi değerlendirilebilir. Ama aynı oyuncunun başka bir projede aynı performansı veremediğini görebilirsiniz. Yeni jenerasyonda Özgü (Namal), Nurgül (Yeşilçay), Başak Köklükaya, Melisa Sözen, Demet Evgar, bunlar iyi isimler. Ebru Akel bence son filminde çok iyiydi. Burada televizyona çok şey borçlu sinema. Sinemada televizyonun bizlerle buluşturduğu bir takım isimler var. Ve şans çok önemli. Doğru projeler gelip sinema filmleriyle bütünleştikleri zaman sinema kariyerlerinde ilerliyorlar bence.

Artık eskisi kadar star olma şansları olmayabilir mi?

Şimdiki star’lık kavramıyla o zamanki star’lık kavramı farklı. Şimdi iş çok zor. Ekmek aslanın midesinde. O zaman o yoklukta üç dört tane yetenekli kadın çıkmışlar, star olmuşlar. Çünkü o kadar çok film çekiliyormuş ki o dönemde. İnsanların başka yapacak işleri yokmuş ve star olmuşlar. O zamanlar magazin bugünkü magazin gibi olmadığı için gizemlerini de korumuşlar aslında, ortada olmamışlar. Deşifre olmamak gerekiyor star olmak için. Ulaşılmaz olmanız gerekiyor ve aynı zamanda bir o kadar da içlerinde gibi yakın olmanız gerekiyor. Demin saydığım arkadaşların hepsinde star kumaşı var mı yok mu tartışılır. Bugün çok zor bu iş.

Peki ne yapmaları gerekir?

Bugün en azından bir İngilizce konuşamadıkları müddetçe hiçbir şansları yok diye düşünüyorum. Sadece yurtdışında rol alabilmek için değil, dünyayı takip edebilmek için. Kendilerini çok geliştirmeleri lazım. Çok okumaları, seyretmeleri lazım. Sinemayı çok iyi takip etmeleri lazım. O dönemde bizim için star olan birinin röportajında gördüm, “Ben sinemaya gitmiyorum sevmiyorum” diyor. “Arada elime DVD geçerse seyrediyorum” diyor. Şimdi eminim bu şansız açıklamayı yapan star’ımıza “Sanatsal sinema adına beş tane yönetmen sayın” deseniz sayamayacak. Ama bugün artık öyle değil. Bugün çok büyük bir rekabet var ve insanlar her şeyi seyredebiliyorlar. Kendilerini çok geliştirmeleri lazım gizemlerini korumalılar. Şöyle bir örnek vereceğim. Polemik değil ama bir yanlış anlama. Bütün bu arkadaşlar star’lığı yanlış anlıyor. Dünya Kadınlar Günü sebebiyle Tempo’ya yaptığım fotoğraf çekiminde dediler ki; “Nurgül’e rica eder misin çekime katılması için…” Geçmişte birlikte çalışmıştık, o kadar… Aradım Nurgül’ü. İşte Abdullah Oğuz ilk defa fotoğraf çekecek, konsept kadınlar. Nurgül dedi ki; “Ne işim var, tek başıma olursam yaparım.” Demek ki onun kafasındaki star’lık algılayışı Tempo’da tek başına poz vermek… Dünya Kadınlar Günü için bir çekim yapılıyorsa dünyada bütün ünlüler onun parçası olmak ister. Star oldukları için de isterler ama buradaki algılamaya bakar mısınız. Yanlış! Kumaşı var mı? Var ama onu ayırt edebilmesini bekliyorsunuz ondan. O zaman star olunuyor. Hatta orada olmak istemesi gerekli. Star bir konsept var, kameranın arkasında star biri var. Belli ki farklı bir şey olacak.

 

Bugün hâlâ uzun metraj çeken kadın yönetmen çok az. Gelgelelim TV dizilerinin yönetmenleri de genelde kadın. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bence yeni bir jenerasyon geliyor bu işin mutfağında çalışmak üzere. Bence bu çok güzel. Üç sene önce baksaydınız televizyon dizilerine bu kadar kadın yönetmen yoktu. Bu bir bayrak yarışı gibi. Bir adım geriden geliyorlar. Çünkü yönetmenlerin asistanları o kızlar. Üç sene sonra fırsat bulabildikleri anda onlar da sinemacı olacaklar. Ve dolayısıyla sinemada daha çok kadın yönetmen göreceğiz. İkincisi televizyondan o kadar çok talep var ki iş yaptırmak için yönetmen bulamıyorsunuz. Dolayısıyla fırsat bulmaya başladılar televizyonda. Sinemada kadın yönetmenler var tabi ama az. Yeşim Ustaoğlu, Tomris Giritlioğlu var. Başka da kimse var mı aklıma gelmiyor ama orana baktığın zaman yurtdışında da böyledir bu. Kadın yönetmen azdır.

Bunun başka sebepleri de olmalı…

Şimdi ben de ilk defa düşünüyorum; yönetmenler reklam filminden, diziden kazandıkları filmle sinema yapar ama bir kadın parasını kendi filmine risk etmeyebilir. Kadınlar daha garanticidir. Kadınların daha çok finansmanı sağlayacak şirketlerin desteğine ihtiyaçları var, bir. İkincisi; finansmanı sağlayanlar her istediklerini kadınlara biraz daha zor yaptırabilirler. Çünkü kadın biraz daha duyarlı olacaktır kendi hikâyesine ve ondan ödün vermek istemeyecektir. Bu da her yapımcının işine gelmeyecektir. Çünkü kadın eğer yönetmenlik yapıyorsa bu işe çok ticari bakmayacak, kendi hikâyesini anlatmaya çalışacak. O da eminim yurtdışında, festivallerde iş yapacak ve çok büyük bir ticari başarı sağlayamayacak. Dolayısıyla kendisine o para kaynağını kolay kolay bulamayacak.

Yurtdışında zirvede bir kadın oyuncu, örneğin Angelina Jolie bir moda dergisine rahatlıkla çıplak poz verebiliyor. Bizdeyse ancak “sansasyon arayan kadın soyunur” gibi bir mantık var. Bu mantıktan bir gün kurtulmamız mümkün olur mu?

Bu toplumla alakalı. Değişir mi, ne zaman değişir bilmiyorum. Çok kötü bir örnek vereyim; maalesef o toplumun içinde iş yaptığımız için modern ayağı temsil eden bir yönetmen olarak ben bile ‘Reader gibi bir film çekiyor olsaydım oyuncu olan sevgilim veya karımı oynatır mıydım’ diye düşündüm. Benim bile bunu düşünmem bu işin Türkiye’de ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Acı ama gerçek. Böyle bir itirafta bulunmalıyım çünkü öyle bir toplumda yaşıyoruz. Hepimiz kendimizi sorgulamalıyız. Angelina Jolie o pozu verdiği zaman o poz orada kalıyor. Bizde o pozu verdiği zaman her haberinde o pozu kullanıyorlar. Suiistimal etmeye çok müsaidiz sektör olarak. Dolayısıyla bütün dinamiklerin değişmesi lazım.

Keditör’ün notu: Bu söyleşinin çok kısa bir bölümü Marie Claire dergisinde yayımlandı. Burada tamamı yer alıyor.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap