Sunal Ama Ali Sunal

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Adı: Ali. Soyadı: Sunal. Evet, Kemal Sunal’ın oğlu. Çok değerli bir adamın, değerli oğlu. 13 yıldır sadece “Ali” olmaya çalışan, babasına hayran oyuncu. İşletme okuyup, üstüne MBA yapan ciddi insan. Taze damat. Güzel âşık. BKM yapımı Huzurum Kalmadı dizisinin Yemlihan’ı; babasından kalma huzurevini ayakta tutmaya çalışan Don Kişot. 5’er Beşer programının kendi deyişiyle “ruh hastası” Aziz Hocası. Bundan böyle Beşeriyete Giriş dersi ondan soruluyor.

İki projede birden çok özel isimlerle çalışırken “Şimdi yorulmayacağız da ne zaman yorulacağız” diyen Ali Sunal’la komediden sansüre, evliliğinden babasına çok özel bir sohbet var bu satırlarda.

 

O Y U N C U L U K

Oyuncular derler ya hani “Bir daha dünyaya gelsem yine oyuncu olurdum.” Oyunculuk sizin için bir ne?

İşte ben onu diyemem. Türkiye’de yaşayınca bilmiyoruz çünkü ne olacağını; hangi üniversiteye gidebileceğini, okuduğun mesleği icra edip edemeyeceğini bilemiyorsun ama reenkarnasyondan söz edeceksek eğer bu hayata gelişimden memnunum ben. Oyunculuk şu anda Ali’nin yaşam biçimi. Ben kendimi şanslı görüyorum çünkü sevdiğim işi yapıyorum. Ülkemizde çok az insan bu şansı yakalayabiliyor.

Genlere, aileden gelen bazı özelliklere inanıyor musunuz?

İnanmıyorum. Ünlü bir oyuncunun çocuğu da oyuncu olmalı/olacak diye bir zorunluluk yok. Zaten oyunculuk çok istek gerektiriyor. Burada oturuyorsun, bekliyorsun, hasta hasta oynuyorsun. İçinde yanan bir şey olması gerekiyor. Diğerleri de yapıyor bu işi ama bence seyirci ayırıyor onları. Bir anlık şöhret değil oyunculuk.

Dışarıdan göründüğü kadar gösterişli bir iş mi?

Çok iyi para kazanıldığı düşünülüyor. Belli yere gelindi mi çok iyi para da kazanılıyor ama iki yıl bir şey yapmadan oturduğun oluyor. Bir de başka işte çalıştın mı akşam evine, karına, çocuklarına gidiyorsun. Benim mesela bu akşam kaçta eve gideceğim belli değil. Cumartesi, pazarım var mı bilmiyorum. Bu hafta olabilir, haftaya olmayabilir. Allah korusun işimiz durursa bir anda 70 – 80 kişi açıkta kalıyor. O yüzden oyunculuk bir kumar.

Kemal Sunal gibi başarılı bir oyuncunun oğlu olmak avantaj mı?

İlk işinizi almak diğer insanlara göre belki daha kolay oluyor ama o işi aldıktan itibaren hemen Kemal Sunal’la karşılaştırmaya başlıyorlar. Sen normal bir Ali olsan “A, iyiymiş, kötüymüş, sempatikmiş bilmem neymiş” diyecekler. Otomatikman 10 – 0 yenik başlıyorsunuz. Bunu kompleks yapıp, bununla uğraşmak işte o oyuncunun bitmesi demek. Ben babamla gurur duyuyorum, hayranıyım. Komedi yapsam da başka bir şey yapmaya çalışıyorum. Hiçbir zaman derdim babamı aşmak, onun izinden gitmek, bayrak alıp öbürüne vermek olmadı. Ben kendim bir şey yapmaya çalışıyorum ve insanlar da bunu yavaş yavaş anlamaya başladı. Başında “Babasının tırnağı bile olamaz” diye yazarlarken şimdi o mukayeseyi bıraktılar, benim iyi olup olmadığımı tartışmaya başladılar. Benim tek bir iddiam var; becerebilirsem çok iyi bir oyuncu olmak.

Bu noktada babanızı nereye koyuyorsunuz?

Babamın her şeyinden ders çıkarmaya çalışıyorum. Hal ve tavrından bir şeyler almaya çalışıyorum. Yaşamı boyunca bana öğrettiklerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum, onu avantajıma döndürmeye çalışıyorum. Babamla itiş kakışa girersem, o beni bitiren şey olur.

Peki nasıl bir oyunculuk anlayışınız var?

Ben birkaç ders aldım, seminere katıldım ama millet konservatuar okuyor. O yüzden bilirkişi gibi konuşmam bana saçma geliyor. Onların konuşması da saçma geliyor gerçi. Hakikaten bilen konuşsun ki biz de öğrenelim. Benim ne yaptığıma gelirsek; her şeyi, herkesi gözlemliyorum. Şeker alırken örneğin büfeciyi gözlemliyorum. Üç dakika sonra o büfeciyi size yapabilirim. Benimle bir kafede baş başa oturmak bence zevkli değil mesela. Çünkü o kafedeki herkesi gözlemliyorum; nasıl yemek yiyor, üzgün mü, gergin mi, nasıl bir problemi var, uykusuz mu kalmış? Elimde değil, bunlarla uğraşıyorum ve besleniyorum. Oyunculukta çok dikkat ettiğim bir diğer şey; samimiyet, doğallık. Senaryoyu elime aldığımda tık tık tık her şey gözümün önüne gelmeli. Göremiyorsam, o iş bana göre değildir. En kolay iş olsun demiyorum, aksine oyuncu kendisini zorlayacak rolü ister ama önce kendiniz inanmalısınız.

Babanız size ne öğretti oyunculuğa dair?

Babam her zaman anlatıyordu, bilgiler veriyordu ama birebir oturup çalışmamız Propaganda’da oldu. İlk işimdi ama bence en iyi performanslarımdan biridir. Ustayla çalışmak başka oluyor işte… Ben hiç beceremedim, mızrak gibiydim başta. Hatta Sinan Ağabey’in (Çetin) benden vazgeçeceğini düşündüm. Sonra bir gece sabaha kadar çalıştık babamla. Babam “Ver bakayım Mahmut nasıl oluyor” dedi. Diğer karakterleri ben okudum, o Mahmut oldu. Böyle yap, şöyle yap diye bana ciddi bir koçluk yaptı. Ertesi gün ben sette Mahmut’tum.SAYFA-BOLUMU

K O M E D İ

Komediyi özellikle mi seçtiniz?

İnsanları güldürmeyi çok seviyorum. Sokakta bakın, ben en başta olmak üzere herkesin suratı asık. Niye öyle çatık kaşlarla yürüyorum, ben de bilmiyorum.

Ben de merdivenlerde sizi ilk gördüğümde içimden “Allah” dedim.

(Gülerek) Evet, önce bir titretiyorum insanı. İşte ben o yüzden güldürmeyi seviyorum. Çok büyük ustaları var bunun tabii. Burada bir avantajım var; benim suratıma bakan bana komedi oynatmaz. Ben de oynatmam fakat Sunal soyadından gelen durumla komediye hızlı bir giriş yaptım. Aslında yüzüm diğer türlere daha uygun.

Kemal Sunal’ın da öyleydi aslında, yüzü drama uygundu.

Evet, ama biz kolaya kaçarız, hazıra konarız. Bir de bunu deneyelim durumunda değiliz. Oysa bu kadar başarılı güldüren insanlar dramı, ağır rolleri parçalarlar, şov yaparlar.

Komedi dün nasıldı, bugün nasıl?

Ben o zaman da gülüyordum, şimdi de gülüyorum. En büyük farkları şu; eskiden komedinin muhakkak bir mesajı vardı. Güldürerek bir şey öğretiliyordu. Şimdi kaygı daha çok gülümsetmek. Tamamen bir futbol maçı gibi; başlıyor, bitiyor. Yalnız biz 5’er Beşer’de şunu yapıyoruz: Hoca -yani ben- bir konu seçiyor, örneğin aldatma. Arkadaşlar oynuyor, çok komik oluyor; ben müdahale ediyorum, çok eğleniyoruz, seyirci gülüyor ama başında ve sonunda Hoca muhakkak bir mesaj veriyor. Kabare budur; muhaliftir, eleştirir. Sıkmadan, yormadan, kırıp dökmeden… Önemli olan bunu yasaklamak yerine eleştiriyi dikkate alıp kendini geliştirmektir.

Yeri gelmişken babanızın telif hakkıyla ilgili açtığınız dava ne durumda?

Davayı kazandık ama Yargıtay’a gitti, temyizde. Bu konuda bir adalet uygulanacaksa Kemal Sunal üzerinden olmalıdır.  Kime sorarsanız sorun Kemal Sunal’ın ailesinin sömürüldüğünü kabul eder. Ben isterim ki bu yolu Kemal Sunal açsın ve sistem ilerlesin. Babamın filmlerinde çok büyük emek var. Herkesin emeği var ama bu filmler satılırken Kemal Sunal filmi diye konuşuluyor. Pazarlık aracı olarak ne yönetmenin adı geçiyor ne de senaristin. Doğru olduğunu söylemiyorum ama böyle değer buluyorsan bunu sağlayan insanı göz ardı edemezsin. Bu insanlara saldırı amaçlı bir hareket değil, ortak bir nokta bulmalıyız. Kanallar da, yapımcılar da, oyuncular da, herkes mutsuz. Yanlış anlaşılmasın; kimse korsanlık yapmıyor, birinden bir şey çalmıyor. Var olan yasada böyle bir şey yok.

S A N S Ü R

Adile Naşit’in Tosun Paşa’daki hangi sahnesi sansüre uğramış? Bu konuyla ilgili tweet de atmıştınız.

Ya ben inanmak istemiyorum. Hamam sahnesine sansür uygulanmış. Gerçi sonradan açıklama geldi; film fazla geliyor diye atılmış. Orada sadece Adile Naşit yok, bütün hanımlar üzerlerinde peştamalla atışıyorlar. O şirin sahneden cinsel açıdan etkilenecek erkek varsa, o zaman onları kapasınlar bir yere. Onlar bizim için tehlike. Filme gerek yok, onlar bana da bakıp hallenir.

Babanızın meşhur “eşekoğlueşeği” de bipleniyor artık.

Ona alıştık artık. Babamın eşekoğlueşeğinde biplenecek bir şey yok çünkü onu küfür gibi söylemiyor. Ne var yani; eşeğin oğlu eşek. İnsan oğlunu severken de “Aferin lan eşekoğlueşek” der. Ayrıca günümüzdeki filmlerde neler diyorlar.

5’er Beşer’de bu sebepten kendinizi kısıtlıyor musunuz?

Tabii televizyonun kuralları var maalesef. RTÜK var. Gece 12’den sonra da yayınlansak dikkat etmemiz gereken bir sürü şey var.

Komediye sınır konulabilir mi?

Konuluyor. Ondan sonra da “Yurtdışındakiler gibi niye yapamıyorsunuz?” deniyor. Yapamayız. Orada adam serbest; rahiple de dalga geçiyor, polisle de, politikacıyla da uğraşıyor. Kendi devletine de laf söyleyebiliyor. Bu, ülkesini sevmediği anlamına mı geliyor? Yol gösteriyor. Komedyen bir şey derken o anda halkın nabzı oluyor. Seni eleştiriyor ne güzel tatlı tatlı, oradan bir şey almak lazım.

Sizin kendinize uyguladığınız bir otosansür var mı?

Gözler üzerinizde sonuçta. Her oyuncu örnek olmak durumunda değil. Bunu benimsiyorum. Hepsinin de muazzam derecede örnek alınası insanlar olmaması gayet normal. Benim aileden de gelen bir durumum olduğu için; 56 senelik temiz bir Kemal Sunal adı olduğu için ister istemez otosansürüm var. Bilinçaltında gizlenmiş, kendi kendime bile açıklayamadığım bir otosansür… Aşırı değilimdir dışarıda. Çok rahat ettiğim ortamlarda da hakikaten rahat ediyorum.

Bunda üne aşina olmanızın da etkisi olabilir mi?

Tabii canım, doğumum, sünnetim, her şeyim ortada. Zaten ün denilen şeyde babamın üstüne yoktur herhalde Türkiye’de. Gerçek anlamda bir yıldız o. Ben babamın bu ünle nasıl hiç ilgilenmediğini, öyle bir şey yokmuş gibi davrandığını görmüşken, sonra gidip de ünlü gibi davranırsam ayıp ederim.

B A B A

Babanın tanımını yapar mısınız? Ali Sunal için baba nedir?

Kendinizi güvende, korunaklı hissettiren; hayata karşı kuvvetli olduğunuzu gösteren; erkekseniz en yakın arkadaş, kızsanız da ilk sevgili gibi bir şey baba.SAYFA-BOLUMU

Babasızlık size ne öğretti?

Önce çırılçıplak kalıyorsun. Korumasız olduğunu hissediyorsun. Güçsüz olduğunu hissediyorsun. Benim en yakın arkadaşımdı. Bir şeyleri en rahat paylaşabildiğin adamı da kaybediyorsun. Çok büyük bir boşluk. Hayata karşı hissettiğin gücün yüzde sekseni alınıyor elinden. Sadece ayakta durabiliyorsun, nefes alabiliyorsun, o kadar. Ondan sonra yaşamaya devam edebilmek için daha da güçlü oluyorsun. Acıyla sınanan, var edilen tuhaf bir güç… Diyorsun ki; “Bunu yaşadım ya bir daha bana hiçbir şey koymaz.” O da öyle olmuyor, koyar yani. Ama tabii çok büyük boşluk. Hele hayata hazır değilsen, ki ben hiç değildim; üniversiteyi bitirdim, yurtdışına gittim geldim, daha yeni hayata başlıyordum. Çok acı bir merhaba oldu hayata. Halbuki baban olsa korkacak hiçbir şey yok. Çünkü o senin kahramanın.

En büyük çocuk olarak erken olgunlaşmanız gerekti mi? Ailenin bir erkek figürüne ihtiyacı oldu mu?

Öyle tabii ama annem maşallah aslan gibi bizi ayakta tuttu; hem kardeşimi hem beni. O boşluğu elinden geldiğince doldurmaya çalıştı. Duruşu bize güç verdi. Şu anda ikimiz de doğru dürüst yaşayabiliyorsak annemin eseridir. Ama tabii bahsettiğiniz ailenin direği durumunu üstleniyorsunuz. Ben üstlendiğimde 23’üme basmak üzereydim.

Hangi yönleriniz babanıza benziyor?

Hal, duruş, tavır, bakış makış çok benziyor. Annem korkuyor benden. Tip olarak çok benzemesem de; hep toroman oldum ben. Bazen ben de içimde hissediyorum, tuhaf oluyor; aynen onun gibi bakıyorum, konuşuyorum. Karakter olarak ise sadece kendini rahat hissettiği yerde açılan, eğlenen; onun dışında az konuşan, ağırbaşlı, yeri geldi mi akıllı espriler yapan, sululuktan hoşlanmayan adamlarız ikimiz de.

E V L İ L İ K

Erkekler evlilik fikrinden genel olarak korkarlar. Sonra bir anda karar alıp evlenirler. O nasıl bir geçiş oluyor?

(Gülerek) O nasıl bir boşluk, nerede yakaladı sizi? Bir anlık gafletle…

Bence gayet bilinçli şekilde karar alıyorlar. Sizde nasıl oldu?

Bende şöyle bir şey oldu; ben hakikaten kendim için doğru zamanı bekledim. Ama on beş yaşından beri bekliyorum o zamanı. Gökçe’yle olan ilişkimdeyse evlilik için doğru zamanı bekledim. Benim bayağı zamanımı, üç senemi aldı ama saçmaydı. Kendini hazır hissettiğin an hiçbir zaman gelmeyecek çünkü. Ben hep bunu hayatta bir kez yapılması gereken bir şey olarak düşündüm. Aman iyi bir aile kurup çocuğu üzmemek filan. Konuya böyle girince bunalıma giriyorsunuz. Her tartışmanızda “Acaba yapamayacak mıyız?” diyorsunuz. Bunu dedikçe daha çok tartışıyorsunuz. Ne zaman ki bundan vazgeçtim; “Hayatta öyle bir şey yok, bu yapılır, yürümezse de yürümez, çocuğa da en iyi şekilde bakılır. Çocuk nereden çıktı zaten, önce biz bir beraber olalım” dedim, rahatladım. Bence bir sene gecikmişim. Çünkü tanıdığım gün Gökçe neyse, bugün de o. Boşu boşuna o kadar zaman geçirmişiz top çevirerek. Erkeklere sesleniyorum buradan: O hazır olunan zaman yok. Birlikte olmaktan mutluysan, paylaşabiliyorsan, birlikte eğleniyorsan, devam, yürü!

Eşiniz Gökçe Bahadır’ı sizin için vazgeçilmez ya da herkesten farklı kılan yanı nedir?

(Çok uzun bir listeyi gözden geçirir gibi uzun uzun düşündükten sonra) Bana bakışı…

Kimse bakmadı mı bugüne kadar o şekilde?

Baktı mı diyeyim şimdi, ne yapayım? (Kahkaha atıyor) Şaka bir yana, çok içi dışı bir, yalansız biri. Gözümün içine bakıp bildiğim halde yalan söylese inanmam. Gökçe bana ben sana yalan söylüyorum dese yine inanmam.

Tamamen güvene dayalı bir ilişki o zaman?

Güvenmem bile gerekmedi yani, öyle diyeyim. Bunu bir kelimeyle anlatmak çok zor. Arınmış biri o.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap