Yaşı Çocuk – Mabel Matiz

Berin Yavuzlar

Berin Yavuzlar Kuraldışı Dergi için sordu

 

Adını Buket Uzuner’in romanından almış. Diş hekimliği okumuş, şu sıralar insan hakları üzerine mastır yapıyor. Ona kent ozanı diyorlar. Şarkıları o kadar sahici, sözleri o kadar derin yerlere dokunuyor ki ne kimilerinin haz etmediği sesi ne de ayrıksı duruşu ilerlemesine engel oluyor. Göksel’e ve Teoman’a şarkı veriyor, konserleri dolup taşıyor. Mabel Matiz ikinci albümü Yaşım Çocuk’la birlikte yerini iyice belirledi.

Buluşacağımız kafeye adımımı attığımda bunun önemli bir an olduğunu biliyordum. Kitabını ve not aldığı defteri özenle masaya yerleştirmiş bekleyen, pötikare şapkalı bu ufak tefek ama gönlü büyük adamın ileride Türkçe müziğin temel taşlarından sayılacağından kuşkum yoktu.

Elimi sıkarken uzun uzun gözlerimin içine baktı. “Güldüğüme bakma” dedim, “Senin iki albümü de dinleyeyim derken ağlamaktan soru çıkaramadım.” Gülümsedi sadece. Çoktandır tanıyor gibiydim onu; çok sıcak ve doğaldı. Bir de iyi ki vardı.


Şarkılarını dinleyip içlenmemi çok doğal karşıladın sanki.

Kendi içimde sıradanlaştırmadım anlattığın şeyi ama temkinli ve kabulcü durdum diyelim. “Üzüldüm, ağladım” diyorsun ama bu benim hoşuma gidiyor. Böyle şeyler duyduğumda, o kadar da farklı olmadığımızı anlıyorum. Bu da güzel bir duygu.

Mabel Matiz’in bu hayattaki derdi nedir?

Bir gerçeklik yakalama gayretindeyim. Tek kavgam ve derdim bu aslında. Bir de bu samimiyet insanlara geçsin istiyorum. Kendi müziğim ve dünya sözüm adına kurduğum planlar, büyük hayaller var ama asıl çekirdeğimde bu yatıyor. Gerek kendi içimde gerek insanlarla aramda gerek dünyaya bakışımda gerçeklik peşindeyim.

Sahiciliğin konusunda şüphe yok. Sözler sanki içinden fışkırıyor.

Bir şarkı yazayım da insanların canı acısın şeklinde planlı davranmadım hiç. Onlar çok içsel şeyler. Çok yalnızken, senin ifadenle fışkırmış sözler. O yüzden kendi halimde karaladığım şeylerin bir sürü başka hayatta, hikâyede yeniden hayat bulması; seni ağlatması, başkasını güldürmesi ya da dans ettirmesi çok büyülü geliyor bana. Bu, dünyadaki en güzel çoğalma şekli galiba ve bu gerçekten çok mutluluk veriyor bana. Bizi birbirimize yakınlaştırıyor. Şebnem (Ferah) bir şarkısında “Gözyaşlarımızın tadı aynı” der. Ona inandırıyor beni bu hal.

Onun için kent ozanı denildiğini söylüyorum, bunun çok büyük bir ifade olduğunu söylüyor. Biliyorum ki müzik yapmasa da duygularını yazarak ifade ederdi. Kabul ediyor. Laf lafı açıyor ve uzun yıllardır günlük tuttuğu ortaya çıkıyor.

Ne zamandır günlük tutuyorsun?

Lisede yazmaya başlamıştım. Üniversite için İstanbul’a geldiğimde daha da şiddetli bir şekilde yazdım çünkü çok yalnızdım. Öğrenci yurdunun ortamı, her telden insanın bulunduğu o karmaşık ortam, bir yandan da diş hekimliği fakültesi beni çok sıkıyordu. Çok pısırık bir insan olduğum için –hâlâ kısmen öyleyim ama müzik sayesinde bir nebze yendim– kimseyle kolay kolay arkadaş da olamıyordum ve sürekli yazıyordum. Geçen gün okudum ve kahkahalarla güldüm. Çok komik ve başka bir insana ait gibi geldi o dizeler. İnsan ne kadar değişiyor.

Nasıl biriymişsin?

İki ayrı uç var galiba; bir tarafım gerçekten çekingen, içe kapanık, şu anki halimden çok daha karanlıktı. Bir tarafım da çok yırtıktı; Mersin’de bütün öğretmenlerim beni severdi, derslerim çok iyiydi. O şımarık taraf sivrilmişti lisede. Eskiden çok ciddi kekemeydim, şu anda hâlâ biraz var ama lisede büyük ölçüde yendim bunu. Tiyatro oyunu sahnelemiştik, başroldeydim. O sayede birtakım konuşma egzersizleri yaptım, kekemeliği alaşağı ettim. Ondan sonra kendimi daha kolay ifade etmeye başladım diyebilirim. Hayatımın ilk kırılma noktası lise dönemidir.

Şarkıların sadece aşka dair değil ama yine de şunu sormadan edemiyorum; bu kadar aşktan nasıl sağlam çıktın?

Ben de biraz şaşırdım geriye dönüp bakınca. İlk aşkımda çok paraladım kendimi. Üniversite zamanıydı. İki albümüme de bakınca görüyorum ki ana zemin hâlâ o hikâye. Tabii ki onun üzerinden kimler geldi kimler geçti ama o da bir başka kırılma noktasıydı mesela. Benim kafamı açan, gözümü açan, beni daha da sivrilten ya da sivri köşelerimi yuvarlayan bir hikâyeydi. Hâlâ onu anlatıyor olabilirim, kurtulabileceğim bir şey değil galiba. Ya da kurtulmak biraz insafsız bir ifade oldu; söküp atabileceğim bir şey değil, o benim bir parçam oldu.

Ne kadar sürmüştü ilişkiniz?

Bir yıllık bir ilişkiydi ve çok yoğundu. En çok ağladığım ve güldüğüm yıl olabilir. Ondan sonra ilk yazdığım şarkı Arafta’dır. İlk albümümün açılış şarkısı. Yazdım diyebileceğim ilk şarkı aslında. Koyu karanlık günlerimin çıkışıydı. Çok depresif buluyorlar şarkıyı, evet kabul ediyorum; “Kirlendim, kirlendim” diye başlıyor ama “Sustur bütün yerli yersiz havlayan köpekleri içinde / Bu karanlık sokaklar yalnız onların değil” diye de bitiyor. Evet, sen bu acıları çekiyorsun ama bu yolda yalnız değilsin, kendini bu acıya kilitleme, bir çıkış yolu bul ve yürü diyor. Kısmen ümit dolu yani.SAYFA-BOLUMU

Eski aşk meselesine bakınca, sonradan gelenlere yazık olmuyor mu?

(Kahkahalarla gülüyor) Doğru. Çok açık verdim değil mi? Aslında sonradan pek kimse gelmedi, sorun o. Ara sıra gelen gidenler oldu. Nazan’ın (Öncel) şarkısında dediği gibi; “Çok sıkıcı ve kasvetliydim, gittiler.” Keşke olsa valla. (Yine kahkahalarla gülerek) Son bir yıldır yalnızlıktan çıldıracak haldeyim. Daha küçük çaplı hikâyeler gelip gidiyor. Uzun ya da kısa olması çok da belirleyici değil. İnsanın oralardan ne aldığı önemli benim için. Bir gecede de birkaç yıllık bir şey yaşanabilir bence ki bunu tecrübe ettim, ama özellikle birkaç yıldır bahsettiğim ilişkiye yaklaşan bir şey yaşamadım. İnşallah gelirler. Ben o kadar açığım ki.

Eskiye takılı kalınca insan yeniyi fark etmiyor olabilir mi?

Bu benim kendimle kavgalı olduğum bir nokta. Yarına inanan ve sürekli hayal kuran bir insanım. Yeni olan her şeye çok açığım diye geziyorum ortada ama bir iki parmağım niye hâlâ böyle arkaya bağlı, onu da tartıyorum içimde. Hikâye olsun diye yaşıyoruz bazı şeyleri, sonra neyin gerçek neyin hayal olduğu da karışıyor.

Şarkıları yazdığın kişinin dinlediğinde ne hissettiğini düşündün mü?

Tabii, çok. (Gülüyor)

Ne hissetmiş?

İyi hissettiğini, çok mutlu olduğunu biliyorum. Olduklarını daha doğrusu. İki kişi var aslında o albümde. İkinci albümde iletişime geçmedim ama ilkinde affetme ve olumluluk haline geçtiklerini gördüm.

Sen affettin mi?

“Acısı geçiyor da kalp kırığı geçmiyor” dedi geçenlerde bir arkadaşım. Ona hak verdim. Ben şu anda acı hissetmiyorum belki ama çatlaklar orada duruyor. Onlardan içeri ne kadar ışık sızdıracağın sana kalmış.

Aşka hangi duygular dâhil? Açı çektirmek dâhil mi örneğin?

Tabii ki… Bütün vahşi duygular dâhil bence; tekinsiz, kısmen zararlı, karanlık, yırtıcı her şey aşka dâhil. O aşırı güvenli, sıcak, uysal, sevgi saygı çerçevesinde yürüyen hali bence onun çok küçük bir parçası ve çekirdeği o değil aslında. Çekirdeği daha kendi içimizde yarattığımız vahşi haller ve kendimizi paralama isteğiyle ilgili. Herkesin aşk tarifi ve onu yaşayışı farklı. El ele sahilde gezmek de aşkın bir tür resmi olabilir, tek başına evde kendini kurcalayıp delirmek de. Aşk şöyledir böyledir demek hoşuma gitmiyor çünkü kendi durumumdan yola çıkarak kurduğum cümleler bunlar. Bir başkasını incitmesini ya da ona fikir vermesini istemem. O da karışık ya…

Yaptığın müziğe ve duruşuna bakacak olursak, çok daha mücadele gerektiren bir yol seçmişsin. Zor olmadı mı?

Başlarda “İsteyen dinler isteyen dinlemez” diyordum, “Klipler dönmesin umurumda değil, ilgilenen insanlara ulaşsın.” Ama artık öyle düşünmüyorum. Konserlerde şarkılarımı paylaştıkça, o şarkıların insanlara ne kadar iyi geldiğini gözlemledim. Bu müzik ve şarkılar gidebileceği en uç yere kadar gitmeli, insanlara kendi hikâyeleri konusunda başka başka fikirler vermeli. Bu ancak böyle çoğalabilir. Bunu underground takılarak yapmamın olsa olsa benim egoma bir tatmini olabilir ama mevzu daha büyük bir şey olmalı fikrine vardım.

Şarkıların sevilse de şarkıcılığın tepki alıyor kimilerinden. Buna takılıyor musun?

Çok normal karşılıyorum. Kırıp dökmek, yok etmek amaçlı değilse o eleştiri, hiç takılmıyorum. Benim de sevmediğim şarkıcılar var. Belki bir gün onların istediği gibi bir şarkıcı olurum. (Gülüyor) Yapılacak bir şey yok; karga sesliyim ve çirkinim. İstersen şarkılarında hayatın gerçeğini bul, farklı olana bir yere kadar tahammül ediyor bu ana düzen. Ben de kendi serüvenimde koşuyorum işte.

O şarkılar senin sesinle anlam buluyor bana göre.

Öyle mi? Ah ne güzel… Bu daha önce duymadığım bir şeydi, mutlu oldum.

Yenilgiden ders çıkarma yeteneğin var mı?

Var aslında ama bazen aynı hatayı tekrarlıyorum. Öyle bir laf vardı; tekrarlayınca hata olmuyor, seçim oluyor. Mükemmel değiliz, bu da insani bir şey.

Bu yaşın itibariyle hayatta neyin farkına vardın?

Birbirimizden hiç farklı değiliz. Saçımızın rengi, adımız, doğduğumuz şehir, cinsiyetimiz, cinsel kimliklerimiz hiç önemli değil. Özünde sevgiden daha önemli bir şey yok. Bütün kötü şeyler sevgisizlikten kaynaklı. Dolayısıyla tek derdimiz sevgi olmalı. Birtakım teferruatlara gerek yok. Doğru üslupla, iyilikle her şey çözülür. Yormamalıyız kendimizi. Daha önce bunun bu kadar farkında değildim ta ki geçen sene bu zamanlarda mide kanaması geçirene dek. Yorgunlukla, kendimi çok kasmamla ilgiliydi. Diyorum ya son iki yılda kafam açıldı, daha az yargılamaya başladım. Başıma gelen olumsuz bir durumdan başka bir şey çıkarmayı öğrendim.

Kendi planlarına göre astronot, babasına göre bilgisayar mühendisi olacaktı.
İkisinin de yakınından bile geçmedi.

Önce azıcık İspanyol Dili ve Edebiyatı okudu, sonra soluğu Mimar Sinan’da aldı, seramik okudu. O aralar yazmaktan ve okumaktan anladığı çıktı ortaya. Üniversiteyle birlikte çeşitli dergilere çeviri, derleme, editörlük derken önce Discovery Channel, ardından National Geographic dergisinde çalıştı. Sonra soluğu Marie Claire’de aldı. Orada da yazdı, çizdi, bol bol röportaj yaptı, sanat yönetmenliği ve moda editörlüğüne girişti.

Bugünlerde serbest gazetecilik yapıyor, bir internet portalını idare ediyor ve ucundan kıyısından sanat yönetmenliğine devam ediyor.

 

berin.yavuzlar@gmail.com

Yorum Yap